SEZAİ SARIOĞLU

“Sınıf kültürünün ciddi yönleri resmî ve otoriterdir, şiddetle, yasaklarla, sınırlamalarla ilişkilidir ve daima bir korku ve sindirme öğesi içerir. Oysa gülme korkuyu alt eder; çünkü hiçbir engelleme, hiçbir sınırlama taşımaz… (…) karnaval istismar eder, ‘küçük düşürür ve rezil ederken (…) aynı zamanda canlandırır ve yeniler…” (Mikhail Bakhtin)

Konumuz, somut olarak 1 Mayıs olsa da mevzuya tersten, “soyuttan” girmek geldi aklıma. Her zaman “somut şartların soyut tahlili” olmaz ya bazen de “soyut şartların somut tahlili” olabilir. Özetle içimdeki sesi ciddiye alıp Mikhail Bakhtin’in “karnaval” ve “diyalog” kapısını aralayıp bu vesileyle 1 Mayıs’ın ritüel boyutuyla ilişkilenmeyi de murat ettim. Bakhtin’in karnaval felsefesi, egemenlerin sabitlenmiş resmî doğruları karşısında yeniden düşünerek “tersine çevirme” ve davranma olarak özetlenebilir. (“Ters yüz etme, gülme, zıt değerlilik ve oluş üzerine oturtulan felsefi incelemeleriyle Bakhtin, “gayriresmî” dile temel teşkil eden devinimlere vurgu yapar.” Shanti Elliot)

Devrimci siyasetin “asık suratlı” (hatta mecazen söylersek “merkez komite suratlı” olduğu düşüldüğünde, “resmî otoritenin” yani egemenlerin gülme ile de altüst edilmesini yabana atmamak gerekir… Bakhtin’in teorik sisteminin boşluklarından söz etmek mümkün. Onun teorisine karşı çıkanlar, geleneğin karnavalı resmî kültüre yakınlaştırmasından söz ederler ve alt sınıfların, karnavallarda sosyal düzene teslimiyetlerinin doğrulandığı da belirtilir. Okur, Bakhtin’in karnaval teorisiyle 1 Mayıs arasında “benzetmeler” kurma hevesimi, bir derdi anlatmam için gerekli ama her benzetme gibi denklik içermeyen bir çaba olarak görürse ne mutlu bana. Bu vesileyle dert ettiğim, 1 Mayıs ritüellerinin giderek işlevsiz bir “oyuna” dönüşmesine dair işaretlerdir. Özellikle Gezi İsyanı sonrasındaki zamana yayılan parçalı eylemlerin giderek Avrupa’daki “yasal” 1 Mayıs sonrasındaki, belli bir saatte otonom ve anarşist gruplarla polisler arasında yeri ve zamanı belli karşılıklı çatışmanın bir tür “terapi oyununa” dönüşmesi böyle bir ihtimali düşündürüyor. Ama bunun ötesinde daha genel planda da 1 Mayıs dahil devrimci ritüellerin eylem sonrasında zıddına dönüşme riskini yabana atmamak gerek.

Derdimi bir alıntıyla anlatmak isterim: “Karnavallar toplumca önümüze yerleştirilmiş bariyerleri aşmayı ve gelenekçe belirlenmiş ‘doğru’ hareketlere saygısızlığı özendirir: Ama gerçek o kadar da devrimci değildir, çünkü sadece bu türden fiillere sadece belirlenmiş bir zaman diliminde ve belirlenmiş mekânlarda izin verir. Karnavalların kendine özgü yanı, ‘burada, şimdi, alışılmadık biçimde davranabilirsiniz, ama karnaval bittiği zaman eski halinize geri döneceksiniz’ şeklinde mesajı vermelerindedir.” (Armağan Aktaç, Özgürlüğün Tadı: New Orleans’tan Tatavla’ya Karnaval, Yeni Yazı Dergisi, sayı 7)

Söylemek istediğim; eylem öncesinde, eylem sırasında ve en önemlisi de eylem sonrasında tarihin ve coğrafyanın neresinde olduğumuz, en önemlisi de eylemden sonra “eski halimize” dönüp dönmediğimizdir…

Ritüel olarak 1 Mayıs

“Üniversitemdeki ilk senemde, Oxford’un soğuk ve donuk bir sınıfında hocamı bekliyordum. Hocam Erik Swyngedouw Marksist bir düşünür. Elinde bir kahve fincanıyla sınıfa girdi ve kolayca fark edilen Belçika aksanıyla ‘Elimdeki kahveyi görüyor musunuz?’ diye sordu. Bariz cevap, ‘Evet, elbette görüyorum’du. Ama adamın lafı nereye getirmek istediğini merak ediyordum. Çok geçmeden bunun amfinin arka sıralarında uyuşuk bir halde pineklediğim o derslerden biri olmayacağı ortaya çıktı. ‘Kahveyi görüyorsunuz ama Guatemala’daki tarlaları görebiliyor musunuz? Avrupa Birliği’nin gümrük vergilerini görebiliyor musunuz? Kahve işçilerinin ücret makbuzlarını görebiliyor musunuz?’ Hocanın ne demek istediğini yavaş yavaş anladım. Etrafımızdaki dünya kendiliğinden böyle olmamıştı. Böyle olmasının nedeni insanlardı, kanunlardı, tutumlardı.” (Luke Sherlock, Mim Savaşları)

Sosyalizm tarihi ritüeller tarihidir. 1 Mayıs’ın bu ritüeller içinde en yaygın, en vazgeçilmezlerden olması onu değerli kılarsa da “kutsanıp” eleştiriden muaf olmasını dışlar… 1 Mayıs’ı uzun zamandır, yaklaşık bir ay öncesinden başlayarak gerilimden öteye “travmaya” dönüşen, “şenlikli” ama bir o kadar da “tedirgin” bir ritüel olarak yaşıyoruz. Devletle, kapitalizmle mücadelenin sonuçlarından olan bu şenlikli “travmayla” nasıl baş edeceğimize dair yeni enstrümanlar bulup verili durumu aşamadığımız sürece, devletin işçilere ve emekçilere (ve dolaylı olarak topluma) bahşettiği bu tasarlanmış “çıplak zorun”, “garez ortamının” süreceği kesin. Okur “travma” sözcüğünü yürürlüğe sokmamı yadırgamasın, çünkü 1 Mayıs “hadisesini”, 1 Mayıs 1977 Katliamı’ndan bu yana, kıyasıya mücadelenin gel-gitleri içinde “travma” olarak da yaşadığımızı unutursak “kırmızı yanlışlarımıza” bir yenisini daha ekleriz…

‘Taksim kırsalına’ sıkışmak!

Kendini daha başında kurucu öğe olarak korku üzerine inşa eden devletin fıtratında var olan 1 Mayıs korkusunu, Marx’ın Komünist Manifesto’da bize miras bıraktığı, “Kıta Avrupası’nda komünizm heyulası dolaşıyor” cümlesinden el alarak “İstanbul’da 1 Mayıs heyulası dolaşıyor!” şeklinde okumak mümkün. Egemenlerin bu tarihsel-siyasal korkusunun, her şeyin üst üste çakıştığı süreçte katlanarak sürdüğünü yakın tarihe göz atarak görmek mümkün: Gezi, Rojava, Kobanê, Newroz korkusuna HDP korkusunun da eklendiği netameli bir süreçten geçiyoruz. 7 Haziran seçimlerinin ötesinde bu korkuların tümünün düğüm olduğu adres, Kürdistan’da ve Batıda kitlesel çıkışıyla, adaylarıyla ve seçim bildirgesiyle sürekli ezber bozarak kapsam alanını genişleten HDP’dir. Hal böyle olunca da 1 Mayıs öncesinde ve sonrasındaki siyasi durumu, “Türkiye’de HDP heyulası dolaşıyor!” şeklinde manşete çıkarmak mümkün…

1 Mayıs’ın yanı sıra, vicdanlarımıza kadar geri çekildiğimiz Cumartesi Anneleri gibi tarihsel-siyasal ritüellerin dışındaki eylemlerin “Taksim kırsalına!” sıkışması sorundur. Daha doğrusu henüz aşılamayan bu derdin kaynağı; 12 Eylül 1980 öncesinde, büyük şehirler dışında nicelik-nitelik olarak yaygınlık kazanan sosyalist hareketlerin 12 Eylül Cuntası sonrasında büyük şehirlere ve giderek de bu şehirlerin belli merkezlerine sıkışmışlığında da aramak gerekir. İlk zamanlar zorunlu “geriye çekilme mekânları” olarak kabullenilebilecek bu durumun giderek kalıcılaşması, İstanbul’dan örnek verirsek, Taksim ve Kadıköy’ün “nöbetçi” eylem mekânları olması dert edilmelidir. Son yıllarda, 1 Mayıs dahil, kitleselleşmenin yavaş yavaş “taşrada” da zuhur etmesi sevindiricidir. Gezi İsyanı’ndan sonra, Newroz ve seçim süreciyle birlikte mücadelenin buralarda yeni ivme kazanması önemli bir gelişmedir. Özetle, biraz da işin “kolayına kaçarak!” Taksim ve Kadıköy odaklı eylemliliğin varoşları etkilemesi mümkün görünmese de şimdilik hal ve gidiş bundan ibarettir.

Bazen çapraz örneklemeler muhabbetin algılanışını kolaylaştırabilir. Örneğin, F Tipi (c)ezavlerini tek cümleyle özetleme cezasına çarptırılsam, hiç düşünmeden “F tipleri kapitalist toplum modelidir” derim. 1 Mayıs’ın yerel ve evrensel tarihi üzerine, birlik, dayanışma, mücadele, direniş, isyan, enternasyonalizm vs pek çok anlamlandırma yapılabilir. Bu yazıda ısrarla altını çizmek istediğim 1 Mayıs’ın “Ya barbarlık, ya Sosyalizm” ikileminde temelde kapitalizmin reddi ve inkârı üzerine kurulu bir “toplum tasavvuru” olduğudur. Hükümet(ler)in tarih içinde 1 Mayısları ya da Taksim Meydanı’nı yasaklamaları devrimin ve sosyalizmin mümkünlüğüne ilişkin bu korkunun ürünüdür. İşçi ve emekçi hareketlerinin ve sosyalistlerin “en zayıf” oldukları ân ve süreçlerde bile egemenlerdeki bu korkunun nedeni, devrimin ve sosyalizmin her daim “bütün mümkünlerin kıyısında” bir hakikat olarak zuhur edeceği gerçeğidir. Bu nedenle Taksim Alanı üzerinde süren mücadele sembolik bir “mevzi savaşı” gibi görünse de temelde stratejik bir savaştır. Öte yandan, bu stratejik tercih çatışmasına bağlı olarak, olay aynı zamanda mevzi ve semboller savaşıdır. Bu noktada, “mevziyi terk eden mevzuyu terk eder” (tersi de geçerli), sözünü hatırlamakta yarar var. Mevzinin ve mevzunun terk edilmemesi meselesi, 1 Mayıslarda, İstanbul’da “kırmızı yanlışlıklarımızı” çoğaltan karadüzen eylemlikleri güzellemeyi değil, yaratıcı eylem biçimlerinin yürürlüğe girmesini şart koşar. Unutulmaması gereken şeylerden biri de, Taksim Meydanı’nın “hafıza mekânı” olduğu gerçeğidir. Gezi İsyanı ile birlikte muhalif hafızanın Taksim Meydanı’nı yeniden anlamlandırdığını unutmamak gerek.

Ajitasyon, ‘kuru gürültü’ yapmak değildir

Tarih-siyaset bazen başa dönmeyi gerektirir. Başa dönmek, eski ama eskimemiş şeylere dönmeyi içerdiği için değerlidir. Belki de bu nedenle her 1 Mayıs’ta başa dönme isteği depreşir bende. Başa dönmek vurgusu, zorunlu ve sorunlu nedenlerle unuttuklarımızı yeniden hatırlamaya da vurgudur. Bu yazı özgülünde başa dönmekten kastım, 1 Mayıs’ın bir toplum modeline bağlı olarak “propaganda, ajitasyon ve örgütlenme” gibi şimdilerde unutulan yirmi dört ayar altın kıymetinde üç sözcüğü içermesidir. Ajitatörün işi-düşü, devrimi sözcüklerle yapmak, devrimden sözcükler yapmaktır. Devrimi ve düşleri sözcüklere sığdırmak, sözcükleri şımartmak ama daha da önemlisi devrimi şımartmak… Devrimin sokak, sokağın devrim çocukları olan ajitatörler, verili gerçeği aklını başından alarak yeni bir hakikat yaratırlar…

Bu küçük peşrevden sonra şerh makamında iki cümle kurmam yadırganmasın:

Bir; ajitasyon “bağırmak” ya da “kuru gürültü” yapmak değildir. Tam tersine uzaktaki devrimi yakına, o ana çağırmanın devrimci makamıdır. Doğru cümleleri “bağır böğür” yanlış seslendirirseniz kitleler uzaklaşır. Maazallah Devrim’in bile gözü korkar geleceği varsa gelmeyebilir!

İki; mikrofon bağırmak için değil bağırmamak için icat edilmiş bir alettir…

1 Mayıs ve 7 Haziran öncesinde tüm ajitatörlere ilânen duyurulur…