ENDER ÖNDEŞ

Birleşik Haziran Hareketi (BHH), seçim tavrını açıklayalı çok oldu; tam olarak anlaşılamasa da bu seçimlerde kimseyle bir seçim ittifakı yapmayacakları bölümü yeterince netti. Gerekçeleri de vardı; tartışılabilir, eleştirilebilir ama netice itibarıyla çok da söylenecek bir şey yok. Doğrusu CHP’nin “bana oy vermek zorundasınız, vermezseniz oylar bölünür mahvolursunuz” cümleleriyle yıllardır sola ve herkese yaptığı dayatmayı, HDP şimdi başkalarına yapamaz. Vatandaş hürdür, canı nereye, kime oy vermek istiyorsa verir. Kendi payıma ben, ömrü boyunca hiç sandık başına gitmemiş ve sandık yolunu hiç benimsememiş bir insan olarak, yine de bu süreçte memleketin bir “moral” ihtiyacının olduğunu ve AKP’nin şirretliğinin önünü biraz olsun kesecek bir durumun bu bakımdan hayırlı olacağını düşünüyorum. Bunun yolu da aritmetik olarak belli.

Ama bu yazıda derdim söz konusu kararı ya da seçimleri tartışmak değil; asıl olarak şu Gezi direnişi/Kürtler ilişkisi üzerine yazmak ve bazı şeyleri biraz da tersinden ele almak istiyorum. Konunun BHH kararıyla doğrudan ilgisi yok ama BHH içinde de sık dillendirilen şu “Kürtler Gezi’ye katılmadı, katılsaydı neler neler olurdu” söylemi üzerine bir tartışma yararlı olacak.

Sadece gazeteci kimliğiyle değil, kendi adıma da Gezi sürecinin içinde fiilen yaşadım, özellikle kritik günler ve saatlerde tam da doğru yerlerde bulunma şansını yakaladım. Ahir ömrümün en mutlu zamanlarıydı; yaşadım, gördüm, anlamaya çalıştım. Yine aynı süreçte, üst üste iki-üç yazıda özellikle Kürtlerin tutumu üzerine eleştirilerimi de ifade ettim. Evet, Kürt hareketi, bana göre doğru ve hızlı refleks gösteremedi; refleks gösterdiğinde de bunu doğru biçimlerde yapmadı. Bunlar zaten zaman zaman dile getirildi. Dahası, geçen Eylül’de röportajlar için gittiğim Kandil’de uzun uzun söyleştiğim KCK üst yöneticileri de hem kendilerinin, hem de siyasal alandaki yöneticilerin bu olayın muhtevasını kavrayıp harekete geçmekte yetersiz ve yavaş kaldıklarını belirttiler.

‘Kürtler Gezi’de yoktu’ meselesi…

Ama önce bir noktayı aydınlatarak gidelim; “Kürtler Gezi’de yoktu” lafı, pratik manasıyla konuşursak, tam bir yalandır; aradan zaman geçtikçe balık hafızalılar bu yalanı yiyebilirler ama ben 31 Mayıs akşamı ve 1 Haziran sabahı Tarlabaşı ve İstiklal/Sıraselviler cenahındaydım, göreceğimi gördüm. Hem gece boyunca, hem de sabah, barikatları kahramanca zorlayan topluluk içinde devrimciler, Kürtler ve örgütlü örgütsüz akla hayale gelmeyecek türden insanlar vardı, geceden sabaha her ne kazanıldıysa o insanların teri ve kanıyla kazanıldı. Bu mesele sabit ve öyle kimsenin paşa keyfine göre yorumlanamaz.

Buna karşın, politik tavır ve politik katılım kararı ise tartışılabilir ve zaten yukarıda sözünü ettiğim tartışma konusu da budur. O günlerde yazdım, tekrarlayabilirim; Kürt hareketi politik olarak Gezi’ye dahil olmakta tereddüt ve eksiklik göstermiştir.

Burada, bazıları son derece anlaşılabilir olan yüzlerce sebepten söz edilebilir. Ama bütün bunları alt alta yazdığımızda yine de ortaya doğru bir politik gerekçe çıkar mı? Çıkmaz. Bu çaptaki politik kitle hareketlerinin “armudun sapı var, üzümün çöpü var” diye ele alınamayacağını, yükselen halk hareketlerinin tümünün riskler (ve avantajlar) barındırdığını, demirden korkanın trene de binemeyeceğini herhalde en iyi Kürt hareketini yönetenler bilir. “Hayat, sen plan yaparken akıp giden şeydir” diyor John Lennon; gerçekten de biraz öyledir, sadece senin istediğin kanaldan akmaz ve o akarken sen de içine girip yönünü değiştirmek istersin. Aniden patlayan büyük toplumsal hareketler karşısında anlık şaşkınlıklar evet, mümkündür ama bu hareketlerin doğası zaten risklidir. Eksen kayması riskinin bertaraf edilmesi ise ancak hareketin içine girip gidişatı yönlendirmekle mümkündür.
Üstelik Kürt hareketi, Gezi’ye katıldıktan sonra da, bu avantajı iyi değerlendiremedi. Halay çekme rekorları kırmak yerine, park içindeki yaşama, oradaki insanların kolektifine katılması halinde kazanacaklarından da kendini mahrum bıraktı. Sosyal örgütleri, kadın hareketiyle, vb. parka yayılarak zeminini büyütmesi, böylece aslında sevilmeyen bir azınlık olan ırkçı soytarıları tecrit etmesi mümkünken, küçük bir köşeyi “Kürdistan toprağı” yapmakla yetinmeleri ciddi bir basiretsizlikti.

Ya gelselerdi?

Geçti gitti bunlar, yazıldı da; isteyen arşivlerden okur.

Şimdi değinmek istediğim de zaten bunlar değil. Başka bir sorunun ve başka bir yanıtın peşindeyim. O da şu: Kürt hareketi, bütün bu eleştirilen şeyleri yapmamış olsaydı ve bütün politik varlığı, gençlikten kadınlara, parti örgütlerinden mahallelere kadar on binlerce kişiden oluşan tüm gücüyle Gezi’ye abansaydı ne olurdu? Bir an, Taksim Meydanı ve Gezi Parkı’nın yarısının sarı kırmızı yeşil bayraklarla donanmış olduğunu düşünün; isterseniz bunun üstüne Ankara’dan İzmir’e, Diyarbakır’dan Van’a dek her yerde aynı tablonun gerçekleşmiş olduğunu koyun ve hayalinizi zenginleştirin…

Nasıl? Hoşunuza gider miydi bu? Devrimcilere, sosyalistlere değil, BDP’nin köşedeki naçiz varlığından bile rahatsız olan ama şimdi Kürtlere “hani neredeydiniz” fırçası çekenlere soruyorum. Gelmediniz diye sitem ettikleriniz ufuktan bayraklarıyla görünseler sevinçten havai fişek mi atacaktınız? Sizler, kendini sosyalist harekete yamamak isteyen, sosyalist hareketi de CHP’nin peşine takmak isteyenler, o kadarcık Kürt’ten bile “Gezi’nin havasını bozuyor” diye yakınmıyor muydunuz?

Gelip de gitmezlerse…

Peki, tamam, varsayalım ki ben haksızım, varsayalım ki siz Kürtlerin varlığından çok hoşnutsunuz ve onlarla omuz omuza yürümek istiyorsunuz, kabul edelim ve bir adım daha ileri gidelim o zaman…

Yine hayal ediyoruz… Gezi direnişi sürüyor; Kürtler de memleketin bütün köşelerinde bütün varlıklarıyla sokaklara çıkıp çatışmalara giriyorlar, ortalık kan revan oluyor, meydanları işgal ediyorlar ve sürece cansiperane katılıyorlar… Ve nihayet, mevcut hükümetin defteri dürülüyor, “Tayyip istifa” ediyor!

Hayali bile ne kadar güzel değil mi?

Ama yine de bir soru yok mu ortada? Hatırlatmama gerek yok, devrimcilere, sosyalistlere değil, Kürtleri “Gezi’yi satmak”la suçlayan kalem efendilerine soruyorum; peki bütün bunlar olurken, bütün bunları olduran inisiyatife Kürtlerin kendi siyasi iradesiyle katılmasını ister miydiniz? Yani bir ayaklanmaya milyonları katan, katmasını istediğiniz o güç, kattığı kadar da siyasi rol talep ederse, cevabınız ne olurdu?

‘Güzel Türkçe’mizi hiç eğip bükmeden, açıkça konuşalım: Siz, Kürtler sokaklara çıkıp kanlarını akıtsınlar ve işin geri kalanını bize bıraksınlar mı diyorsunuz? “Tayyip yıkılsın” ve sonra biz, memlekete nasıl olsa demokrasi getireceğiz, bu arada sizin küçük sorununuzu da çözüveririz mi diyorsunuz? Bu “Kürtler” dediğiniz topluluk, biz beğenelim beğenmeyelim, kendi siyasi organizasyonlarına ve programlarına sahip değiller mi? Bu topluluk, katılıp can ve kan verdikleri bir sürecin sonunda bu programatik hedeflerini neden sizin müşfik ellerinize teslim etsin?

Yalan söylüyorsunuz!

Biliyorum, ağır bir laf ama başka türlü de ifade edemiyorum, evet yalan söylüyorsunuz! Kürtleri sevmiyorsunuz. Kürtlerle birlikte, aynı fotoğraf karesinde olmak istemiyorsunuz. Kürtlerle aynı yolda, irade ve rol paylaşarak yürümek ise zaten aklınızın ucundan bile geçmiyor.

Ama iş seçimlere gelince, birden Gezi günlerini hatırlayarak “bekledim de gelmedin / sevdiğimi bilmedin” moduna geçiyor ve bu mod üzerinden toplumsal belleğin zayıflığına güvenip solu kışkırtıyorsunuz.

Sadece yalan olsa iyi; zehir saçıyorsunuz…

Yalancının değil, yanındakinin elini tutmak…

Toparlayalım ve bitirelim…

Birincisi; Kürt hareketinin Gezi sürecindeki tereddüt ve eksikliği, bu hareketin insanları tarafından da reddedilmeyen bir gerçektir ve bu konu, “devrimciler arasındaki bir sorun” olarak tartışılabilir, tartışılmalıdır ve kanımca yeterince tartışılmamıştır.

İkincisi; bu tartışma devrimcilerin dışındaki güç odaklarına kapalı bir tartışmadır. Her şey kendi mecrasında yürür ve yürümelidir. Ömrü boyunca Kürdü (ve aslında genel olarak devrimcileri) hiç sevmemiş, onları hiç anlamamış olanların, bütün yaşamını devrimci hareketi düzen partilerine yedeklemek için harcamış olanların bu fasılda yeri yoktur.

Üçüncüsü; HDP’ye oy vermek vermemek bir siyasi tercihtir ve bütün öteki tercihler kadar saygındır. Şüphesiz her tercih, argümanlarla birlikte vardır ve devrimciler de bu konudaki tercihlerini oluştururken, Gezi macerasında olup bitenleri göz önüne alabilirler, tartışabilirler. Ama bu da bir “iç-tartışma”dır. Yani birileri, bu ülkenin devrimci demokrat insanlarının tercihlerini düzen kanalına akıtmak için “Gezi” üzerinden bir kışkırtma yapıyorlarsa, herkes durup bu sözleri söyleyen insanların 31 Mayıs akşamı nerede olduğunu biraz düşünmelidir. Gezi’deki BDP köşesinin önünden geçerken “ama bunlar da iyice sapıttı canım” diye homurdananların aklına ihtiyacımız olduğunu düşünmüyorum.

Sonuç itibarıyla, hepimiz uzun bir yoldayız… Seçimler bunun yalnızca bir durağından ibaret. Daha çok yol yürüyeceğiz ve nereye varacağımız kimlerle yürüdüğümüze bağlı olacak. Sandıkta ne olursa olsun, sokak kendi yolunu yine kendi tarzıyla bulacak; sandık geçicidir, sokak kalıcı. Gaz bulutlarının içinde yine bir an durup yanımızda kim var diye bakacağız ve kim varsa onun elinden tutacağız.

Yalancıları da dert etmeye gerek yok; çünkü onlar zaten orada olmayacaklar.