sosyal bilimci, yrd. doç. dr. nil mutluer:
AKP TOPLUMSAL YARILMAYA DİNİ BOYUT EKLEDİ

RÖPORTAJ: SERPİL İLGÜN

Bu söyleşiyi yaptığımız tarih 22 Aralık ve ne yazık ki Kürdistan’ın ablukaya alınan il ve ilçelerinden ölüm-yıkım bilançosu artmaya devam ediyor. “Gazzeleşme”, “Suriyelileşme”, hatta iç savaş olarak tanımlanan tabloyu siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu tanımları çok benimsemiyorum çünkü her yerelin kendi özelliği var.
Ama Türkiye’ye has bir iç savaş yaşadığımızı düşünüyorum ben de. Türkiye’ye has olmasının özelliklerinden biri, parçalı yaşanması. Yani Kürdistan bunu daha ağır hissederken, Batı daha düşük hissediyor. Dolayısıyla, “Batı hissetmiyor” demek doğru değil. Tepki vermeyi örgütleyemeyen, kendine ve duyduklarına güvenerek siyaset geliştiremeyen bir kesim, yığın var bence. Bunu bir bahane olarak söylemiyorum. Öte taraftan Kürdistan’daki tepki de homojen değil. Çatışmalar mahallelerde ancak, mahaller dışında hayat devam ediyor.

Yani “neden ses çıkarmıyor” eleştirisi yapılan Batı savaşa tepki duyuyor ancak mesele, bu tepkinin örgütlenememesi mi?
Evet. Bence herkes işin farkında. Çünkü hiç beklemediğin Kemalist, Atatürkçü olarak kendini ifade eden veya eskiden beri kendini AKP’ye yakın olarak tanımlayan, yani Kürt meselesine daha eleştirel bakan insanların bile Kürtlerin haksızlığa uğradığını dillendirdiklerini biliyoruz. Dolayısıyla, bir kere böyle bir kırılma var. Onun dışında bölgede de kendi içinde bir kırılma söz konusu. Yani hem Türkiye’nin kendi içindeki kırılması, hem de bölgenin kendi içindeki kırılması… Bu kırılma sınıfsal ve tarihi geçmişle, bir de tabii ki politik aidiyetle de kesişiyor. Yani zorunlu göçle gelmiş, daha alt sınıf olan ve kendini Kürt siyasetine daha ait hissedenler bu savaşın öne çıkan aktörü oldular Kürdistan’da. Diğer taraf elbette duyarsız değil, bunu demek istemiyorum ama orta ve üst sınıfa daha az dokunuyor şu andaki çatışmalar. O açıdan da bakmak lazım.

Bir süredir altı çizilen “zihinsel ve duygusal kopuş”, “Türklerle Kürtler arasında gönül bağının incelmesi” tespitleri, savaşın şiddetini arttırmasıyla birlikte giderek “fiziki kopma” uyarılarına dönüşmeye başladı. Sizce de artık duygusal yarılma, fiziki bir kırılmaya mı dönüşüyor?
Fiziksel olarak kırılmayı zaman gösterecek. Zaten bence fiziksel kırılmanın temel cevabını sosyoloji değil, daha ziyade uluslararası siyaset verecek. Cerablus’un kaderi belirleyecek mesela. Artı, Cerablus’u Kürtler almış olsa bile ona Türkiye’nin vereceği tepki belirleyecek diye düşünüyorum. Çünkü Türkiye bir anda başka bir siyaset izleyerek geri adım atarak başka bir politikaya da geçebilir. Bu da mümkün. Diğer yandan PKK de fiziki bir kopuş yönünde bir strateji, siyaset yürütebilir. Ki zaman zaman bu yönde açıklamalar yapılıyor. Fakat böyle bir şey yürütmek Kürt toplumu içinde de bir bölünmeye mi, bütünleşmeye mi yol açar bunu iyi analiz etmek lazım. Çünkü ara ara farklı yerlerden iç savaşın bu kadar şehirde yürütülmesinden rahatsızlık duyduğunu söyleyen bir kesim olduğunu da göz ardı etmemek lazım. Dolayısıyla, şu an için bakıldığında fiziksel bir kırılma söz konusu değil. Toplumsal olarak ise, daha parçalı bir hal var. Yani sadece “Türkler ve Kürtler, Doğu ve Batı birbirini görmüyor” olarak değil, genel bir zihniyet yarılması olduğunu düşünüyorum. Hükümetin politikalarını daha haklı bulan, aynı zamanda daha yeni Türkiye değerleri, daha Türk, Sünni, İslamcı değerlerle kendini özdeşleştiren bir kesim var. Bunun karşısında, Kürt hareketinin politikalarını benimseyen, veya benimsemese bile daha seküler zihniyetin devam etmesi gerektiğine inanan, bunun Kürtlerle olmasını veya olmamasını düşünenler de var. Yani karşıdaki zihniyet de parçalı.

Öyleyse, (kimi yazar, yorumcularınıda dillendirdiği) Kürtlerle yaşayıp yaşamamaya esas karar verecek olanlar, Türkiye’nin Müslümanları ve sekülerleri mi?
Ama Kürtlerin de kendi içlerinde homojen bir durumu yok ki. Kürtlerin de Müslümanları ve sekülerleri var. Şunu da görmek lazım; AK Parti, meselenin etnik boyutunu dini boyutuyla birleştirmeye ve hatta yarılmayı dini boyut üzerinden yapmaya çalışıyor. Davutoğlu’nun, Erdoğan’ın konuşmalarına bakalım, İslamın değerlerinin hedef alındığı, PKK’nin İslama karşı olduğu söyleniyor. On yıllardır süren savaşta bu bambaşka bir dinamik. Hakikati böyle olmayabilir ama toplumun algısını bunun üzerinden oluşturmaya çabalayan bir strateji var. O yüzden bu söylem, Kürtler arasında da bir yer bulacaktır. Müslümanların arasında da zihniyet olarak laik yaşamı benimseyenler olabilir. Keza biliyoruz Kürt hareketi içinde de son derece dindar insanlar, daha seküler bir yaşam tarzını da benimseyebiliyorlar. Bu bir yaşam tarzı zihniyetine doğru gidiyor ama burada da daha güçlü olanın sözü geçecek. Yani siz ne kadar farklı bir yaşam tarzı, başka bir zihniyeti benimseseniz de, örgütlenemeyip burada bir güç, bir aktör olarak ortaya çıkamazsanız, bu sadece hoşnutsuzluk olarak dolaşacak.

Kimi yazarlara göre tepkisizliği doğuran faktörlerden biri de, PKK’nin HDP çizgisine değil, HDP’nin PKK çizgisine evrilmesi. Yani HDP’nin Batının beklentilerini karşılayamaması. Katılır mısınız?
Etkili olmuştur çünkü bir anda şöyle bir şey oldu; siyasi alanda kazanılmış bir zafer vardı, bütün baskılara rağmen yüzde 10 barajını aşarak meclise girilmişti ama tam da siyaset yapılırken bir anda çatışmaların şehre çekilmesiyle işin dengesi bozuldu.
Tabii ki HDP’ye çok sistematiksel saldırılar oldu, patlamalar, bombalı saldırılar… sadece HDP’ye değil, barış isteyen sosyalistler, seküler zihniyeti isteyen kesimlere… Unutmayalım, Ankara katliamında ölen CHP’liler de vardı, Yani burada bir zihniyete yönelen bir saldırı vardı, sadece Kürtlere değil. Suruç da öyle okunabilir. Suruç’ta Kürtlere destek veren Batı hedef alındı. Dolayısıyla, silahların bir anda patlaması biraz Batıdaki algıları karıştırdı. Ama “karıştırdı” demek devletin sokağa çıkma yasakları, baskıcı uygulamaları görülmüyor demek değil. Çatışmaların şehirlerde yürütülmesi yıllardır üzerine siyaset yürütülen savunmacı refleksi gündeme getirdi. Batıda bu gibi çatışmaları analiz edebilecek ve güçlü tepki verecek örgütlü bir ses çıkartacak kesim yok, hele de seküler tarafta. CHP de bir ses çıkartmaya çalışıyor, bunun için uğraşan samimi bir kesim var ancak, güçlü olduğunu söylemek mümkün değil.

KCK yöneticilerinden Duran Kalkan verdiği bir röportajda şu vurguyu yaptı: “Bin yıllık kardeşlik’ söylemi de artık safsata haline gelmektedir. Ben Türkiye’de yaşayan herkese soruyorum: Nerede kaldı Türk-Kürt kardeşliği?” Gözleminiz ne, cumhuriyet tarihi boyunca inkâr/ezme politikalarına eşlik eden bu “bin yıllık kardeşlik” argümanı artık işlevini/gücünü yitiriyor mu?
Burada bence Duran Kalkan’ın esas kırıldığı ve kızdığı taraf laik kesim değil, İslami kesim. Kal-kan’ın kendisi bunu ima etmemiş olsa da AK Parti tarafının kardeşlik söylemini ümmetçi bir yaklaşımla ele aldığını söylemek büyük bir iddia olmayacaktır. Ötekiler her zaman mesafelilerdi Kürtlere. Belki ilk defa yakınlaşmaya başlamışlardı. Yani tam da laiklik ortaklığından, başka bir hayatı beraber kurabilme ihtimalinden ilk defa orada ne olduğunu görmeye başlayan bir kesim oldu. Ama diğer taraftan bakıldığında, Öcalan’ın çeşitli Newroz açıklamalarını hatırlayalım, din kardeşliği iması vardı ara ara. Hatta Ermeni ve Alevileri de rahatsız eden bir vurguydu. Niye? Çünkü o kardeşlik sadece aynı inanç zemininde, Türk-Kürt kardeşliği üzerinden bir ortaklık içeri-yordu. Tam da bu yüzden AK Parti tarafı bunu demin vurguladığımız, “İslama düşman olmak” söylemini geliştiriyor. Davutoğlu’nun son AK Parti Gençlik Kolları’na hitaben yaptığı konuşma buna iyi bir örnek. Yani, “biz kardeş değiliz çünkü onlar dine saldırıyor!” İşin hakikati bu mudur, hayır. Ama sizin bizim gibi işi kardeşlikle, aile bağlarıyla falan değil, daha demokratik, insan hakları, eşit yurttaşlık düzeyinden ele alanlar açısından bir mutabakatın/ barış sürecinin bozulmuş olduğunu görüyoruz.

Bozulan barış sürecinin yeniden tesis edilmesini yakın zamanda olanaklı görüyor musunuz?
Ben iflah olmaz bir iyimser, barış ve insan ölümlerinin durmasını isteyen biri olarak, ne olursa olsun o masanın yeniden kurulması ihtimalini bile çok önemli buluyorum. Evet, bu sefer hakikaten çok ama çok kötü bir süreç yaşıyoruz. Ve çatışmasızlık devam etseydi bu kadar çok hayal kırıklığı, bu kadar çok negatif duygular içinde olunmazdı. Daha da önemlisi bu kadar çok çocuk ve insan ölmezdi. Hepimiz için kırılganlıklar daha çok büyüdü. Yine de silahların –dilerim en kısa sürede- susabileceğini ümit etmek istiyorum.
clip_image002

Yaşanan hayal kırıklığı, çok örselenen bir arada yaşam arzusu, nasıl onarılabilinir?
Bu elbette bugünden yarına olacak bir şey değil ama ilk etapta şunu hissetmesi lazım Kürt halkının; “insanlar bizim yanımızdalar, bizi duyuyorlar. Burada bir acı yaşanıyor ve bu görülüyor. Birileri bundan rahatsız ve tepki veriyorlar!” Bunun duyulması önemli. Şu anda bunu hissedemiyorlar. İkincisi, bütün bunların travmalarının atlatılması, tedavi, telafi süreçlerinin yaşanmasının en temel adımları, toplumların birbirinin acısını, yasını görebilmesinden geçiyor. Bunun için, Türk toplumuna Kürtlerin yaşadığı acıların anlatılması lazım. Ama daha buna başlanmadı bile.

Sizce yaşananların kavranamaması durumu var mı?
Doğuda ne olup bittiği daha çok biliniyor ama o kadar çok ezberler ve klişeler var ve öyle bir eğitim sisteminden çıkılmış ki… bu eskiden laik, seküler, milliyetçi bir tonda yapılırdı, şimdi İslamcı bir tonla yapılıyor. Yani milli duygular, dini duygular gibi ağır kavramlar, meseleyi ne kadar kavrattırıyor, emin değilim. Dolayısıyla evet, bir şeylerin ters gittiğinin farkında olan bir kesim eskisinden daha fazla gibi. Ama tabi bunu ölçmek, anlamak lazım. Bir de, bunu biliyor olsa da hak verip vermediğini, ne kadar verdiğini de anlamak gerek. Çünkü, “onlar İslam’a saldırıyorlar, camilere saldırıyorlar” dendiğinde bütün hak verilebilir ortamı kitlemiş oluyorsunuz. Yani “orda çocuk ölüyor, devletin operasyonları çok ağır” sözünü duymuyor. Çünkü devletin uyguladığı şiddet meşru şiddet olarak öğretildi bize. Devletin çeşitli gerekçeleri olabilir, din de bunun temel nedenlerinden biri. O yüzden, görse bile nasıl yorumladığı da önemli. Hakikatlerin konuşulacağı ortamların hazırlanması lazım. Ve bunun sakin sakin anlatılması lazım ama bu sistematik takip edilmesi gereken bir süreç. En önemlisi tabii ölümlerin bir an önce durması. Önce ölümler dursun, silahlar sussun sonra yavaş yavaş diğer adımları örmek gerekiyor.