Faruk AYYILDIZ

Kürdistan kentlerinde savaş tüm yıkıcılığı ve şiddetiyle devam ediyor. Devlet, haftalarca süren sokağa çıkma yasakları kapsamında Kürt ilçelerine tanklı operasyonlar düzenlerken çok sayıda insan hayatını kaybediyor. Peki savaş ne kadar daha devam edecek? Savaşın aktörleri pozisyonlarını ne kadar koruyabilecek? Saha çalışmalarıyla da bildiğimiz Antropolog – Yazar Adnan Çelik ile devam eden savaşı ve süreci konuştuk.

adnan

Devam eden çatışmalı süreçle başlayabiliriz…
Devam eden yeni kolonyal şiddet formunu doğuran nedenlerden bahsetmeden önce kısa bir hatırlatmada bulunmak istiyorum. Ünlü Fransız tarihçi Fernand Braudel, “olaylar tozdur” der. Braudel’e göre olaylar sadece kısa süreli ya da geçici olduğu için toz değildir, aynı zamanda önümüzdeki tarihsel görüntüyü de tozlandırırlar. Braudel, bir analiz aracı olarak “olaylara” değil, orta vadeli süredeki değişimi açıklayan konjonktüre ve daha uzun süreye yayılmış yapıya odaklanmamızı salık verir. Onun izinden gidersek, temmuz 2015’ten bu yana Türkiye’de yaşanan “olaylar silsilesini” açıklamak için kendimizi sadece bu kısa zaman verileri ile sınırlandıramayız. Çünkü bir yandan Kürtlerin egemenlik meselesi olarak en aşağı 1830-1848 döneminde Osmanlı’nın “Kürdistan’ı ikinci işgali” olarak da yorumlanan merkezîleşme süreci ve yarı-bağımsız Kürt otonomilerinin ortadan kaldırılmasından günümüze uzanan sürenin içine yerleştirebileceğimiz meselenin genel tarihsel ve yapısal bağlamı var. Diğer yandan en aşağı PKK’nin 1984’ten beri yürüttüğü silahlı mücadele ile başlatacağımız orta süreli konjonktürel durum var. Bunları göz önünde bulundurmadan yapılacak her analiz, bu yapı ve konjonktürü dışarıda tutarak meseleyi adeta tarihsizleştirmek anlamına gelir. Böylece öncelikle Kürt meselesi etrafında biriken tarihsel olguların yarattığı gergin yapısal uzamı bütün anlama çabalarımızın ana rezervi olarak kabul etmekle başlayıp, 2011 yılında Suriye’de başlayan iç savaşı ve 2013 martında Türkiye devleti ile PKK arasında başlanan müzakere sürecindeki gelişmeleri de bu yapısal birikimin konjoktürel artçı momentleri olarak eklememiz lazım.

Buradan hareketle, yaşanmakta olan savaşı öncekilerden ayıran en az üç temel karakteristikten bahsedebiliriz. Bunlar: savaşın değişen bağlamı, mekânı ve aktörleri ile ilgili.

Öncelikle savaşın bağlamının PKK’nin 1984’den beri Türk devletine karşı yürüttüğü mücadelenin, Türkiye sınırlarını aşan sınır-aşırı bir uluslararası boyutla doğrudan alakalı olduğunu söylemek gerekiyor. Suriye’deki iç savaş koşullarında PYD’nin siyasi ve YPG’nin askeri örgütlenmesi ile üç kanton etrafında örgütlenen Rojava Kürtlerinin özgürleşme mücadelesi ve Öcalan ve PKK’nin bu mücadelenin bir toplumsal proje olarak inşasına doğrudan ve dolaylı etkisi ile birlikte, PKK bir devlet-aşırı aktör durumuna geldi. YPG’nin Rojava’da cihadist örgütlere karşı yürüttüğü direnişin uluslararası alanda sempatiyle sahiplenilmesi PKK’yi -hala “terörist” örgütler listesinde yer alsa da-, tartışmasız bir muhataba dönüştürdü. Ortadoğu’daki Arap devletleri ile olan bütün sınırlarını kapatan ve Kuzey’deki Kürtlere politik ufuk olarak ilham veren Rojava oluşumu Türkiye için bir “kırmızı çizgi” oldu ve bütün iç ve dış politikasını bu oluşumu ortadan kaldırmak ya da en aşağı zayıflatmak için seferber etti. Yani 1984 yılından beri PKK ile Türk devleti arasında süregelen savaş, 2012’den sonra daha geniş bir bağlama yerleşti. Bu da artık Kürt meselesinin çözümünü ve PKK ile müzakereleri, Türkiye içindeki dinamiklerle açıklayamayacak bir bağlamın farkındalığı ile gelişmelere bakmamız gerektiğini gösteriyor. Şubat 2015’teki Dolmabahçe mutabakatını devlet açışından sürdürülemez kılan en temel dinamikler, Rojava’da Kürt Hareketi etkisinde günden güne güçlenen bir otonomi ve aynı zamanda Türkiye’de de HDP üzerinden genişleyen siyasi etki çemberiydi.

Yaşanmakta olan savaşın ikinci karakteristiği ise mekan ile ilgili. PKK’nin silahlı mücadeleye başladığı günden beri gerilla savaşı büyük oranda Kürdistan kırsallarında yürütüldü. Fakat ağustos ayında Varto ile başlayan ve sonrasında Silopi, Cizre, Silvan, Nusaybin, Sur, Dargeçit, Derik gibi kent merkezlerine yayılan hendek ve barikat temelli savunma çizgisi ile savaşın mekânı tamamen değişti.

Üçüncü karakteristik ise savaşın aktörleri ile ilgili. Savaşın mekânı kentlere taşınınca aktörler de değişti. Kürtler cephesinde savaşın esas aktörü Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi (YDG-H) oldu. Ayrıca mahallelerdeki sivillerin de bir kısmı direnişi sahiplenerek YDG-H’nin savunmasına destek sundu. Devlet ise ilk başlarda daha çok polis özel harekâtçıları ile direnişi kırmaya çalıştı, fakat bunda başarılı olamayınca aralık ortasından beri jandarma özel harekâtı, yani orduyu da kentsel alanlardaki savaşa dahil etmiş durumda.

Savaşın kentlere taşınmasına ilişkin neler düşünüyorsunuz?
Savaşın kentlere taşması meselesinde devletin provoke ettiği birkaç temel dinamik var. Bunlardan birincisi kırsallarda gerilla savaşı yürütmenin son derece zorlaşmış olması. Savaş teknolojisinin hızlı gelişimi bir yana, özellikle 2012’den beri yapımına başlanan ve çözüm sürecinde hızlanan binlerce karakol ve kalekol inşası ile, devlet yeniden başlanacağı muhtemel görünen savaşa hazırlık yaparak PKK’yi Kürdistan kırsallarından söküp atmayı amaçladı. YDG-H öncülüğünde kentlerde gelişen yeni direniş hamlesi devletin son üç yıllık savaş yatırımını tamamen boşa çıkarmış oldu. İkincisi çözüm sürecini bitiren devlete karşı Kürtlerin özyönetim taleplerini dile getirmenin özellikle Rojava deneyiminden ilham alan mekânı kendine ait kılma stratejisi üzerinden gündemleştirilmesi idi. Üçüncüsü ise özellikle en son çıkarılan ceza yasası ile KCK tutuklamalarına benzer bir yeni tutuklama dalgası ile legal alanda örgütlenen gençlik hareketinin tasfiye edilmesi planına karşı gençlik hareketinde gelişen kendini koruma refleksiydi. Ceza yasası en sıradan bir gösteriye ya da basın açıklamasına katılan kişileri bile hapse atmaya yetiyordu. Özellikle ilk defa Cizre’de kazılan hendekler ve devlet güçlerinin mahallelere girişinin engellenmesi tam da bu tutuklama dalgasınakarşıönlemamacıtaşıyordu.

Çatışmalar ilçe merkezlerindeki seyrine ilişkin fikirleriniz neler? Ciddi bir yıkım ve göç dalgası da yaşanıyor…
Doğrusu en aşağı Türkiye’nin kuruluşundan bu yana Kürdistan’da bir devlet cebri geleneği hep vardı fakat hiçbir zaman bu kadar görünür olmadı. Alternatif medya kanalları üzerinden dolaşıma giren tanıklıklar ve görüntüler bir yana, bizzat devlet güçleri tarafından servis edilen görüntüler ve fotoğraflarson aylarda yaşanan savaşta devlet güçlerinin gaddarlık düzeyinin günden güne nasıl arttığını çok açık bir şekilde gösteriyor. Kolonyalist devlet pratiklerinden aşina olduğumuz bir olgu var ortada. Kürtlerin tamamını, çocuk-yetişkin, kadın-erkek, sivil-militan ayrımı yapmadan hedef alan bir şiddet makinası ile karşı karşıyayız. Bütün meşruiyetini kaybetmiş, kendisini ancak çıplak bir şiddet ile orada var edebilen bir son çırpınış hali. 1970’li yıllarda politik Kürt fraksiyonları arasında yoğun tartışılan “Kürdistan sömürgedir” belirlemesi belki de ilk defa kendini devletin bu çıplak şiddeti ile açıkça ortaya koydu. Yeni kuşak gençler doksanlı yıllarda devlet tarafından zorla yerlerinden edilerek kentsel mekanlara göç eden ebeveynlerinden dinledikleri devlet şiddetini ilk defa bu kadar çıplak bir şekilde deneyimliyorlar.

Mevcut durumda çatışmalar Silopi, Nusaybin, Cizre ve Sur’da yoğunlaşmış durumda. Buralarda hukuku tamamen askıya alan, istisnanın kural haline geldiği bir durum yaşanıyor. Düzenli sokağa çıkma yasakları ve sivilleri hedef alan katliamlarla bu kentlerde sistematik bir göçertme politikası izleniyor. Her sokağa çıkma yasağının ardından iki uç günlük aralar verilmesinin temel nedeni korkutulan, sindirilen, ölüm tehlikesi ile yüzleştirilen sivillerin mahalleleri terk etmelerini sağlamak. Son zamanlarda buna ilçelerin altyapı sistemlerini tamamen devre dışı bırakarak uzun sureli direniş olanaklarını ortadan kaldırmaya dair stratejiler eşlik ediyor. Bu şartlarda direnişin sadece bu kentlerle sınırlı olarak devam ettirilmesi çok büyük bedellerin ödenmesi anlamına gelmiyor, aynı zamanda buralardaki direnişin sürdürülebilirliğini de son derece zorlaştırıyor.

Hendekler meselesi de var ve genel açıdan kamuoyunun birincil gündemi. Hatta hendekler kazılmasaydı bu savaşın yaşanmayacağı da tartışılıyor…
Tartışmanın devlet temelli ve özellikle ülkenin batısında yürüyen kısmı çok da yabancı olduğumuz bir olgu değil. Devlet uyguladığı şiddete kılıf bulmak için, her seferinde Kürtlerin bir kolektif kimlik etrafında oluşan egemenlik haklarının üzerini örten bir diskur geliştiriyor. 1930’larda Kürtlere yönelik baskı ve yok etme siyaseti “şaki”lere karşı idi. PKK’nin ilk silahlı mücadelesinin başladığı 1980’lerde ise “üç beş çapulcu” ve “eşkıya”ya karşı idi. Şimdi de “şehirlerde hendekler kazarak halkın huzurunu kaçıran terör örgütü mensupları”yla mücadele yürüttüğünü söylüyor. Bu söylemin Türk ve Sünni karakterli Türk ulus-devletinin batısında ciddi bir alıcısı olduğunu da görüyoruz zaten.

Fakat Kürt coğrafyasında da tartışma uzun bir süre hendeklere takıldı maalesef. Bu noktada özellikle legal Kürt siyasetinin Kürtlerin statü taleplerinin esasını oluşturan ve demokratik özerklik olarak kavramsallaştırılan öz yönetim meselesini Kürt halkına anlatmada ciddi sorun yaşadığını düşünüyorum. Özellikle DTK, DBP, HDP, yerel yönetimler, halk meclisleri, sivil toplum kuruluşları, alt komisyonlar gibi ciddi bir kurumsallaşma ağına sahip olmasına rağmen özyönetimden ne anlaşılması gerektiğinin tabanla yeterince tartışılmadığını düşünüyorum. Yine özellikle barış sürecinde ortaya çıkan çözüm umudu ve Kürt halkında gelişen yüksek beklentilerin çok kısa bir zaman diliminde devlet tarafından boşa çıkarılmasının da hendek tartışmalarında bir kafa karışıklığı yarattığını görmek gerekir. Özellikle temmuzdan kasım ayının sonuna kadarki süreçte hendekler ve barikatlarla özdeşlesen yeni kentsel direniş biçiminin sadece Kürt siyasi hareketine angaje olmayanlarda değil, hareketin kendi tabanında da ikircikli bir haleti ruhiye ile alımlandığını düşünüyorum. Fakat direniş genişledikçe ve devlet şiddeti kolonyal bir çıplaklıkla kendini Kürdistan’nın bedenine kazıdıkça bu ikircikli ruh hali direnişi daha güçlü bir şekilde sahiplenmeye dönüştü.

Bir de tabi PKK de ilk ortaya çıktığında Kürt halkının ne kadarı onu destekliyordu diye düşünmek lazım. Gerillanın bugün Kürt halkı içerisinde edindiği sembolik güç ve sempati uzun soluklu bir mücadelenin sonucunda ortaya çıktı. Sonuçta YDG-H öncülüğünde gelişen yeni kentsel mücadelenin de benzer bir süreçten geçeceğini tahmin edebiliriz. Jean Paul Sartre, Frantz Fanon’un meşhur kitabi Yeryüzünün Lanetlileri’ne yazdığı önsözde, “yeni bir kuşak geldi ve sorunun konumunu değiştirdi” diyordu. PKK’nin ilk kuşağı 1984’te sorunun konumunu nasıl değiştirdiyse YDG-H de bunu yeni bir yöntem ve pratikle yapıyor. En ironik olanı ise kentin asimilasyon sağanağında Türkçe isimle kurulan YDG-H’nin sorunun konumunu en anti-sömürgeci bağlama taşıyor oluşu.

Diyarbakır’daydınız, Sur’da da bulundunuz. Sahadaki durum nasıl…
Ben Sur’da kasımın ilk iki haftasında bulundum. Birinci dalga sokağa çıkmayasağı yeni bitmişti. Özsavunmanın olduğu mahalleler devlet şiddeti ile tahrip edilmişti. Bütün bina ve evlerin duvarlarında, kapılarında, camlarında kurşun izleri vardı. Mardinkapı İlköğretim Okulu’na polis özel kuvvetlerince el konulmuştu. Mahalle sakinleri eylül başından beri okulun kapalı olduğunu, çocukların okula gidemediklerini söylüyordu. Mahallede ciddi bir göç dalgası vardı. Herkes devlet güçlerinin daha büyük ve kapsamlı bir saldırı gerçekleştireceğini düşünüyordu. Nitekim bu öngörülerinde yanılmadılar. Tahir Elçi’nin katledilmesinin ardından daha ağır bir kuşatma ve uzun süreli sokağa çıkmayasağı başladı. Doksanlı yıllarda Silvan’dan mahalleye göç etmek zorunda kalan orta yaşlı bir kadın polislerin evlerin kapılarını zorla kırdığını, evde erkek varsa hakaret ettiklerini, şiddet uyguladıklarını söyledi. On dört yaşındakikızını dama çıkararak kendilerine siper ettiklerini, damda mevzilerini kurduktan sonra kızını serbest bıraktıklarını anlattı. Küçük bir bakkal dükkânı işleten bir yaşlı dede, çoğu kişinin can havliyle mahalleden göç edip ya akrabalarının yanına yerleştiğini ya da birkaç ailenin ortak bir ev kiralayarak geçici olarak ayrıldığını söylüyordu. Evinin durumunu merak edip mahalleye dönen bir yaşlı kadın ise Sur’da koşullar zor olsa da bir şekilde yaşamlarını sürdürmeye devam ettiklerini fakat Şehitlik mahallesinde nemli bir bodrum katındaki daireye 380 tl kira ödemek zorunda kaldıklarını söylüyordu. Devletin sivilleri de hedef alan bu baskı ve şiddetin dışında, insanları mahalleyi terk etmeye bilinçli olarak zorladıklarını düşünüyorlardı. Öte yandan direnişin sadece Sur ile sınırlı kalmasını ve şehrin diğer yerlerinde yaşamın “normal” bir şekilde devam ediyor olmasını eleştirenler de vardı.

Tam da bu eleştiri bağlamında Kürt orta ve üst sınıflar üzerine de bir tartışma devam ediyor. Bu kesimlerin, hendekler özelindeçatışmalara karşı olduğu tartışılıyor. Hatta hendeklerden rahatsız oldukları. Son çatışmalı sürecinbir sınıf karakteri var mı? Bunu nereden tartışabiliriz.
Öncelikle bu alanda çokça tekrarladığımız ama aslında somut bir ampirik bilgiye de dayanmayan bir genellemeciliğin oluştuğunu söylemek lazım. Orta sınıf gerçekten kim? Neye göre tanımlayabiliriz? Ekonomik sermaye mi yoksa kültürel sermayeyi mi kastediyoruz? Sadece Diyarbakır’daki sınıfsal ve mekânsal ayrışma baz alınabilir mi? Bu soruların cevabını bulmak için Kürdistan ölçeğinde son derece ayrıntılı bir ampirik araştırmaya ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Fakat sorunuzu cevaplamak için en azından Diyarbakır ölçeğinde düzenli bir geliri olan, sosyo-ekonomik durumu kentin ortalama gelirinin çok üzerinde olan, eğitimli ve bir kültürel sermaye birikimi de geliştirmiş olan kesim “orta sınıf” olarak algılanıyor ve bu kesimle ilgili genellemeci bir tutum oluşmuş durumda.

Bu noktada özellikle 1 Kasım seçimleri ve sonrasında yaşananlar sadece HDP’nin Türkiyelileşme imkânına dair değil, aynı zamanda Kürdistan’daki sınıfsal çelişkilerin görünür olması bağlamında da bir turnusol kâğıdı işlevi gördü. Kentsel alandaki savaş ile birlikte bu sınıf çelişkisi iki yönlü derinleşti: Her iki yönün de odak noktası son aylardaki savaşın boyutu ve mekânındaki strateji değişimi ile alakalıydı. Orta sınıf diye çağırdığımız kesimlerin büyük bir kısmı için eleştirinin odağı YDG-H’nin kentsel alanlardaki öz savunma pratikleri etrafında yoğunlaşırken; daha alt gelir gruplarından gelen ve büyük bir kısmı Kürt Hareketi’ne sempati duyan kesimlerde ise kente taşınmış olsa bile yine bu işin yükünü, ceremesini çeken kesimin kendileri olması ile ilgiliydi. Yani kentlerde gelişen savaşı kendi gündelik hayatlarındaki stabilite ve “istikrarın” bozulması bağlamında eleştiren orta sınıf ile bu savaşın yine kendi bulundukları mekanlarda gerçekleşmesinden dolayı kızgın/küskün olan Kürt yoksullarının tamamen birbirinden farklı iki yerden YDG-H etrafında gelişen mahalle savunmalarına yönelik eleştirel modda konumlandıkları görülüyor. Tabi kent ve ilçe merkezlerinde on yıl öncesine oranla bir kesim için yükselen refah düzeyine karşılık yoksulların kentsel çeperlerde daha da yoksullaşması da artık bedel siyasetinin bir Kürt kimliği ortaklaşması üzerinden değil sınıfsal farklar üzerinden de işlediğinin bilgisini ve farkındalığını oluşturmuş durumda. Bu nedenle doksanlı yıllarda kırsal bölgelerde her türlü bedeli göze alarak kentlere göç eden yurtsever kesimler için de “bedel” artık sorgulanmadan ödenen bir borç değil, tam aksine Kürt siyasetinin ekonomik, kültürel ve duygulanımsal sermayesinden beslenen diğer kesimlerin de ortak olmasının talep edildiği bir “bölüşülebilir cefa ve risk” olarak algılanıyor. Fakat özellikle kasım ortasına kadar daha belirgin görünen bu iki farklı konumun, son bir ayda silikleşmeye başladığını, sınıf meselesinin mevcut savaş ortamının yıkıcılığında sessizleştirildiğini düşünüyorum. Devlet şiddetinin yıkıcılığı her iki sınıfsal aidiyetten gelen kesimleri sınıfötesi bir kimliksel aidiyet noktasında yeniden birleştirdi. Orta sınıf diye çağırdığımız kesimde özellikle Tahir Elçi cinayetinden sonra devlete yönelik büyük bir kırılma yaşandığını, bu kesimin de öz yönetim talebini ilk aylara oranla daha fazla sahiplenmeye başladığını düşünüyorum.

Son olarak hem devlet, hem Kürt siyasal hareketi açısından önümüzdeki dönem neler bekliyorsunuz, süreç nereye evrilebilir…
Açıkçası uluslararası, ulusal ve yerel ölçekte son derece fazla aktör ve dinamik var. Bu yüzden öngörülemez bir yeni konfigürasyon içindeyiz. Fazlaca değişken var ve sürekli bu konfigürasyona yeni değişkenler de dahil oluyor. Örneğin son iki aydır Rusya’nın Suriye savaşına doğrudan müdahil olması bu konfigürasyonun yönünü tamamen değiştirmiş durumda. Fakat her ne olursa olsun Kürt Hareketi açısından şöyle bir durum var: 1921’deki Koçgirî İsyanından bu yana Kürt isyanlarında katılım ve ölüm yaşı sürekli düşüyor. Direnişin çemberi genişledikçe farklı kuşakların katılımı da artıyor. Bugün Kürdistan’da Hamit Bozarslan’ın deyişiyle ‘kuşaklararası, cinsiyetlerarası ve sınıflarası’ bir direniş bileşimi ortaya çıkmış durumda. Kürt hareketini güçlü yapan da bu. Bunca baskı, şiddet ve yok etme pratiğine rağmen bu hareket büyüten iki temel dinamik var: Birincisi haklı bir davanın mücadele çemberine dahil olan insanların yaşadıkları özneleşmenin/aktörleşmenin yarattığı umut ve yeni bir toplum ideali. İkincisi ise bu öznelerin sübjektivitesini kuran en temel kavram olan “bedel”in duygu ekonomisinde mücadeleye karşı oluşan borç duygulanımı. Saha araştırmam kapsamında görüşme yaptığım Silvanlı bir görüşmecinin cümlesi ile ifade edersek: “PKK, gücünü duygulardan alan bir nükleer santraldir, insan kaynağı asla bitmez”. Böyle bir hareketin, yani kuşak, cinsiyet ve kısmen de olsa sınıf sınırlarını aşan bir aktörleşmenin yenilgiye uğratılması son derece zordur.