1. DÜNYA SAVAŞI’NDA ERMENİLER, 3. DÜNYA SAVAŞI’NDA KÜRTLER (Mİ?)

HAKKI ÖZDAL

 Gidip de anama sorun bir.

Sağ mıyım? Değil miyim? Uzak düşmüşüm ne kadar?

Gören yalnız o, düş gibi döndüğümü akşamları eve.

Ama yolculuk sayılmaz bu.

                               Korkunç bir şey var ölümde.

Yedi kişiydik biz.

Çökerek bir halka olduk yedimiz de.

                Bombalar orta yerde yatıyor, sanki kutsal birer andaç.

Yirmibir… Yirmiiki… Yirmiü…

Ama yolculuk sayılmaz bu.

                               Korkunç bir şey var ölümde.

Yaşıyoruz namusumuzla ve yana yana

–sevilerek ya da kovularak–

İzler bırakmak için

Bir toprakta, kat kat ve köklerle örülü.

(Lıçezar Elenkov, Ocak 1944, Bulgaristan)

 

“Su heval ya su su,

Su diyorum su heval su!”

(Kuşatmadaki bir bodrumdan, Ocak 2016, Cizre)

 

10 Ekim 2015’teki Ankara Katliamı, bu ülkenin gördüğü en ağır kıyımlardan biri değildi sadece; iktidar partisi ve odaklarının, Kürt meselesi etrafında, Haziran seçim yenilgisinden beri zaten büyük bir iştihayla inşa ettikleri çatışmalı ‘yeni’ sürecin şahikası; sadece içeriye dönük değil, bölgesel olarak topyekûn bir savaş ilanının gayrinizami kuvvet ve gayriresmi müttefikler eliyle de ilanıydı…

10 Ekim Katliamı, bu haliyle, mevcut Türk devletini elinde tutan odakların, şimdilerde bir “III. Dünya Savaşı” metaforuyla tarif edilmesine alışageldiğimiz; bölgesel ve giderek küresel hesaplaşma ve (örtük/açık) çatışma etrafında bir yeniden mevzilenmesi, bir tür “savaş ilanı”yla, bu uluslararası çatışmayı da ülke içine çekmesi, çağırmasıydı.

Nisan ayından itibaren, İslami semboller ve nesneler aracılığıyla ilan edilen “artık gündemimizde Kürt sorunu yoktur; Sünni İslam paydası altında bir araya gelmiş müttefiklerimiz ve her milletten, her dinden düşmanlarımız vardır” mottosu, iktidarın, bu asimetrik ve akışkan savaşta benimseyeceği ittifak ve düşmanlık siyaseti açısından yeterince ipucu veriyordu. Ama, kendilerinin de söylemekten pek haz duydukları şekilde söylersek, ‘Yeni Türkiye’nin, yani ‘yeni devlet’in sembol ismi Erdoğan bununla yetinmedi; Kürt kentlerindeki seçim mitinglerinde ilan ettiği bu “arkaik inkârcı diskura dönüş” manevrasıyla, kimlerin dost ve kimlerin düşman olarak görüleceği/gösterileceği hakkında giderek daha net ve sakınmasız bir tutum sergiledi.

 

Duvara karşı

O dönemin öne çıkan iç siyaset ve seçim gündemi açısından bakıldığında “siyasi bir hata”, “Kürt oylarında önemli bir erimeye yol açacak bir hesapsızlık” gibi görünen –birincil sonuçları itibarıyla böyle de olan– bu çıkışlar; esasen, 7 Haziran’dan hemen sonra girişilecek, çok daha kapsamlı, yaygın ve sert bir çatışma sarmalında işlevli hale gelecekti. Başta Türk-İslamcı/Ülkücü kesimler ile onun özellikle büyük kentlerin varoşlarıyla, Orta ve Batı Anadolu kent ve kasabalarında öbeklenmiş; eğitimsiz, yoksul ve işsiz, gerçek bir gelecek umudundan yoksun, çoğunlukla gençlerden oluşan, mobilize edilmeye, kışkırtılmaya ve arkasında devletin gücünün hissedildiği kitlesel kıyıcılık gösterilerine sevk edilmeye son derece müsait toplumsal tabanını yedeklemek açısından çıkılan bir yolun ilk taşlarıydı bu inkâr yeminleri. Siyasal olarak sonunun geldiğini gören, duvara karşı son sürat ilerleyen bir siyasi hareket ve onun lideri açısından son ve riskli bir manevra denemesi…

İşte Kürt varlığına ve toplumsallığına dair hakikatin, kendi siyasal kariyerinin en cılız topluluklarının karşısına çıkma pahasına, bizzat Kürt kentlerinde inkâr edilmesi; yakın zamana kadar ‘çözüm süreci’ ve sair adlar altında yararlanılan, ancak varılan menzil itibarıyla sürdürülemez duruma ulaşan ‘müzakere’nin, devletin eski sahipleri nezdinde bir cesaret ve bağlılık gösterisiyle imha edilmesi anlamına da geliyordu. Bu yolla –kendisi için en azından dönemsel, geçici bir “af” da içerecek şekilde– yeni bir ‘uzlaşma’, bölgesel bir çatışmayı da göze alacak denli çaresiz bir ‘ayakta kalma’ çabasıydı. Esasında kendisini de çok korkutmakta olan o karanlık tünele herkesi sokarken, ‘direksiyonda’ olmanın bağlayıcılığından, yani bir bakıma, ‘olacak her şeyin’ sorumluluğunu üstlenme zorunluluğundan başka ‘avantajı’ yoktu. “Hiçbir şeyi kalmamak”la “her şeyi kazanmak” arasındaki bu uçurumlu patikayı gürültüyle geçmeyi deneyecekti.

7 Haziran akşamı itibarıyla uygulamaya geçtiği anlaşılan bu savaş planı, bir dönem onu “rejim ve cumhuriyet düşmanı” ilan etmekten sakınmamış “rejim ve cumhuriyet bekçisi devlet adamları”yla, âdeta bir ‘kontra müzakere süreci’ başlatmanın imgesi olarak görünsün istercesine, sarayının dışında görüşüp, o eski ‘beka’ zırhının arkasına girmek istediğini ilan etmesiyle kamuoyuna da duyuruldu.

 

İlk taarruz, Suruç’tan…

20 Temmuz’daki Suruç Katliamı, karşı safların daraltılması ve tam bir hukuksuzluk gösterisiyle sindirilmesi açısından atılmış ilk büyük adıma vesile oldu. Bu gözü dönmüş katliamın kurbanlarına karşı gösterilen amalı-fakatlı ihtiyat, sözü edilen ittifaklar siyasetinin bir başka yüzüydü. Tırmanış, 24 Temmuz’da savaşın fiilen yeniden başlaması ve 1984’ten beri devam eden 30 küsur yıllık sıcak çatışma sürecinin en karanlık, en kuralsız ve en vahşi uygulamalarının görüldüğü “90’lar”ı da aşacak şekilde, kent ve kasabaların tahrip edildiği bir yeni şiddet dalgasının ortaya çıkmasıyla devam etti. Daha Haziran ayında, ‘yandaşlar’ olarak da anılan propaganda zerzevatından “YPG IŞİD’den daha tehlikeli” manşetleriyle işaretleri verilen ‘bölgesel’ yönelim ve niyetler, bu yeni dönemin en çok öne çıkan özelliği olacaktı. Uluslararası emperyalist sisteme tam entegre olmuş, oradan esen rüzgârlarla yelkenini şişirmiş ve “Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanı” olmakla iftihar eden bir siyasetin, bölgedeki neredeyse tüm güç odaklarını karşısına alan, kısa sürede neredeyse marjinal bir pürüze dönüşeceği ibretlik bir öykünün final kısmı başlıyordu.

 

Uluslararası statüko ile ‘ılımlı İslam’ın sarsılan evliliği

11 Eylül 2001’de ABD’nin belli başlı simgelerine yönelik saldırıların ardından Batı dünyası ve onun belirleyici  olduğu uluslararası siyaset ortamında oluşan “alerjik” reaksiyon, İslam toplumlarındaki radikalleşme eğilimlerine karşı panik halinde bir pansuman arayışına girdi. Bu yeni kabusla boncuk boncuk terleyen uluslararası statüko, “ılımlı İslam” olarak adlandırdığı ve bir yandan İslam-Ortadoğu toplumlarının küresel pazara entegrasyonuna yerel katkı sağlayacak, bir yandan da ‘radikal teröristler’in siyasal amaçlarına ‘içeriden’ barikat olacak bir işbirlikçi kuşağını ilk tedavi kürü olarak uygulamayı denedi. AKP ve Erdoğan, “ılımlı bir rol model” olarak bu dönemde ayrıcalıklı bir yer edindi. Bu ‘küresel itibar’ını, özellikle iç siyasetin (askerler gibi) geleneksel aktörleri karşısındaki görece korunaksız pozisyonunu tahkim etmek için kullandı. Uluslararası statükonun açık ideolojik-politik desteği ve AB gibi odakların siyasal-ekonomik desteği ile meşruiyet zeminini ve bu zemine kazanabildiği toplum kesimlerini genişletti.

Ama…

Bir yandan ülke içindeki tasfiyeoperasyonlarıyla kendi yeni statükosunu oluşturarak devlete ve kurumlarına hâkim olmaya başlaması, diğer yandan uluslararası sahnede yaşanan değişimler bu ‘mutlu evlilik’ için tehlike çanları çalmaya başlamıştı.

Önce 2008 büyük kapitalist krizi ile sarsılan uluslararası statüko, çok geçmeden Arap coğrafyalarında baş gösteren isyanların ‘kontrolden çıkması’ nedeniyle yeni bir sarsıntı yaşadı. Tunus ve Mısır’daki halk isyanlarının karanlık istihbarat operasyonlarıyla manipüle edilmesi yönündeki ilk adım olarak Libya’da örgütlenen ‘silahlı muhalefet’ Kaddafi’yi linç ederek öldürdükten kısa bir süre sonra aynı infazı ABD’nin Bingazi’deki elçisine uygulamış ve 2001’den sonra bir kez daha ‘radikal İslam’ Batı dünyasının gündemine girmeye başlamıştı. Ardından, artık herkesin malumu olan korkunç yöntemleriyle “Suriye cihatçıları” ortaya çıktı. Batının ve ‘bölgedeki müttefikleri’nin açık desteğiyle silahlanan ve Suriye halkının üstüne salınan bu tümör de çok geçmeden Avrupa’nın belli başlı başkentlerinde konser salonu basıp Batılı gençlerin başını kesecek kadar yayıldı.

 

Fetih şizofrenisi

AKP ise aynı dönemde, hem İslamcı genetiğinden gelen “oportünizm” avantajıyla hem de kolay zaferlerin etkisiyle başı (ve gözü) dönmüş lider kadrosunun fetih hevesiyle bölgesel süreçlere “oyun kurucu” olarak dahil olmaya meyletti. Bugün başbakan olan dönemin Dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “komşularla sıfır sorun” doktrininden komşudaki iç savaşın merkez üssü olma konumuna geçerken hiçbir ‘uyum sorunu’ yaşamamalarının nedeni de bu ‘fetih’ hevesiydi. “Şam’daki Emevi Camii’nde bayram namazı kılmak” şeklinde açıkça (ve biraz da sabırsızca) ilan edilen bu fatihan ruhu, aynı sabırsızlıkla, Suriye içindeki cihatçı terör gruplarıyla tam bir hamilik ilişkisi geliştirdi. Fetih müjdesine öylesine inanmış, Suriye halkının üstüne salınmış cihatçılarla o kadar iyi uyum sağlamışlardı ki, yakın zamana kadar gözdesi olduğu uluslararası statüko gözünde bir ‘cerahat’ haline gelmeye başladıklarını da göremediler. Rusya’nın sahaya inmesi ve 4 yıl boyunca uğraşarak elleriyle yarattıkları enfeksiyonu ilaçlamaya başlamasına ‘eski dostları’nın bu denli sessiz kalmasına gönül koydular. Bugün Rojava’da, doğduğu toprakları savunan Kürt milisleriyle dünyanın dört yanından Suriye’ye cihat etmeye gelen El Kaide savaşçıları arasında ayrım yapan dünya kamuoyuna kızgınlık ve şaşkınlıkla itiraz etmeleri de aynı umutsuz hayalperestliğin, umutsuz şizofreninin bir sonucu. 2000’lerin başında “ılımlı İslam” için açılan kredinin teminatı ‘tam itaat’ idi. Bunu hatırlamıyor olamazlar.

 

‘Su heval su…’!

İşte şimdi, bir yandan büyük bir gürültüyle çöken ‘bölgesel emeller’ politikası, bir yandan da içeride ‘eski devlet’in aktörleriyle ittifak halinde girişilen ama yıkılan kentlerin kıyameti andıran görüntüleri arasında bir çıkmaza saplanan Kürt savaşı, hem önden hem arkadan çekişli bir aracın kuvvetiyle yol alırcasına felakete doğru sürükleniyor. Bu iki savaşı birleştirip buçuk bir zafere razı olmaya kadar gerilediği anlaşılan stratejik akıl için, sahada savaşın acımasız gerçeğiyle çizilen ve bir tür vasiyeti haline gelen bir tablo var artık. O kıyamet görüntülü kentlerde, bodrum katlara kıstırdıkları insanları aç ve susuz bırakıp ateşe vermenin, sığındıkları son binaları başlarına yıkmanın bir ‘millî dava’, ‘bölgesel ve küresel dalaşmada bir hamle’ olduğunu anlatmaya çalışırlarken; Cizre’nin, Sur’un, Silopi’nin, şimdilerde İdil ve Nusaybin’in yıkım görüntüsü, daima kendileriyle anılacak bir mezar taşına dönüşüyor. Molozdan ve demirden yıkıntı kaleleri; yanarak kömür karasına dönmüş, eciş bücüş binalar; duvarları, kapıları ve bacaları delik deşik olmuş, tank ve top atışlarıyla, piyade tüfeği ve bomba atar mermileriyle pare pare edilmiş Kürt evleri, 21. yüzyıl başında İslamcı Türk hegemonyasının bu meseleye bakışını gösteren mühürlerdir. Yüzyıl önce Ermeni halkını önüne katıp, acılı bir yok oluşa doğru süren ‘eski Osmanlı’nın bir reenkarnasyonu olarak ‘yeni Osmanlı’; o acı tarihe ilişkin tüm ruhları da yanına çağırdığı bu savaşta, ‘tarihine yakışır’ bir kıyıcılık göstererek rüştünü ispata çalışıyor.

Ermeni halkına karşı Abdülhamid’in diktatörlüğü sürerken başlattıkları kanlı kıyımı İttihatçı kardeşleri devralmış, İslamcı zevat bu kıyıcılık konusundaki müstakil ve yaratıcı yeteneklerini yeterince sergileyememişti. Oysa, I. Dünya Savaşı’nın uluslararası ilişkilerde yarattığı olağanüstü koşullardan ve ülke içinde yarattığı tekinsiz ortamdan yararlanarak Ermeni halkını kırmaya muvaffak olan İttihatçılar kadar heveskâr oldukları biliniyordu. Şimdi, belki de ‘kısmet bugüneymiş’ diyen bir iç sesle, yine bir ‘umum harbi’nin olağanüstü koşullarında ve bunun ülke içinde yarattığı tekinsiz ortamda, yeniden aynı sefer görev emrini hissediyor olmalılar. Yüzlerce insanın üstüne bina yıkmaları, yıktıkları binaları yakmaları, ceset sürükleyerek, cenaze soyarak ölülerle bile savaşmaya devam etmeleri bunu gösteriyor. Elbette bugün uluslararası koşullar 100 yıl öncesinden çok farklı. Ama uçuruma sürüklenen her canavar, pençesini geçirdiği tüm canlıları, bir bedel ödeme kaygısı da kalmadan aynı uçuruma çekmek ister. Bunlar da, ‘bıraksanız’, ‘bıraksak’, yaparlar.  Bu yüzden, Ermeni halkının 101 yıl önceki anısı gözlerimizin önünden, “su heval su” çığlığı kulaklarımızın içinden gitmesin…