KIRMIZI’DA KARAR VERMİŞ SARIYILDIZ

Sezai Sarıoğlu

“Bunalıyoruz çocuk bunalıyoruz/ biçim veremediğimiz şeylerin biçimini alıyoruz” Şükrü Erbaş

“Tarih nedir?”, “tarihe geçmek nedir?” diye yazılamaya çıkmak isterim. Sonra da son aylarda olup bitmeyenlere bakıp açık delilleri, gizli işaretleri okumak isterim. Dünyayı yorumlama ve değiştirme olarak özetleyebileceğimiz sosyalist siyaset, kazanmak için amaca uygun olmayan araçları meşru görmez. Ateşten gömlek olan yenilgiyi kimse giymek istemez ama yenilmek tarihe ve hayata dahildir. Yenilmeyi romantikleştirme riskini göze alarak söyleyeyim: Spartaküs güzel yenildiği için Spartaküs’tür. Yenseydi uyduruk bir galip olarak hatırlanacaktı. Yenenlerin değil onun hatırlanması, katmanları açılarak okunması gereken bir hikâyedir. Özellikle Latin Amerika gerilla deneyimlerinden biliriz ki, dağda kazanan masada kaybedebilir, masada kazansa da hayatta/parlamentoda kaybedebilir. Veya tersinden her aşamada kazanabilir. Bunlar siyaset hakikatleridir…

(Kişi başına düşen devlet, zor, zulüm miktarının giderek çoğaldığı bir ülkede konuyu HDP Şırnak Milletvekili Faysal’a (Sarıyıldız) getirirsek, o, bize yenilirsek de sıcak temasın sağlandığı olay mahallinde direnmeyi, yenilirsek de orada güzel yenilme ihtimalini de hatırlattığı için kıymetlidir…)

 

Tarihe bir şerhtir…

Ortadoğu’da bahislerin yükselmesine koşut bizde de taraflar bahisleri yükseltiyor. Her mekân artık hem hafıza hem de direniş mekânı olarak dönüşüyor. Halklar hapishanesinde yaşayan biri olarak size hapishane “ısmarlayıp”, “kapı altı” deyimini tanıştırayım. Foucault kızmasın ama hapishaneyi özetleyen bir deyim/imge olan “kapı altı”, devletin “en iç oda”yı koruma refleksinin ritüele dönüştüğü bir mekândır. Devlet, Ece Ayhan’ın “Esas duruş mülkün temelidir” cümlesi gereğince tutuklu ve hükümlülere “kapı altında” kutsallarını tebliğ ederek sisteme yeniden kaydetmek ister. Bir sosyalistin kurallara uyup teslim olması sisteme geçici ya da kalıcı kayıt yaptırmasıdır.  Devletin kendine benzetme ve asimilasyon kurumlarından olan hapishanenin  “En içi odayı/kutsalları koruma” görevi, “içeride” tutmaktan çok, sistemin içerisine alıp yutmaktır. Genelde hapishaneler özelde F Tipi’nin bir toplum modelidir.

(Mademki sözümüz parlamentodan dışarı ve Faysal’dan içeri, o da ve kitleler de; kuşatılmış şehirlerde ”kapı altında” sistemin kutsal tebliğlerine karşı çıkarak tarihe geçmiştir… Faysal, bırakın tarihe geçmeyi coğrafyaya bile geçemeyen geçmek istemeyenlere şerhtir.) 

 

Bazen usulden bazen esastan, ayrı koşucu

Düzenin yeniden üretildiği kutsallardan olan parlamentolar da toplum modelidir. Dostoyevski’nin “Rus edebiyatı  Gogol’un paltosundan çıktı” cümlesinden hareketle bu meseleyi “paltodan” bakarak da okuyabiliriz. Devlet çeşmesinden su içenlerin, devletin ipiyle kuyuya inenlerin iflâh olmayacağı bir yana, aslolan devleti ve kurumlarını su içtikleri yere kadar kovalamaksa; parlamentoda mücadelede de düzenin paltosunu giymemek esastır. Kapitalizmin/devletin paltosunu giymemek olmazsa olmazımızdır ama parlamentolara girmenin “taktik”, “şekil mekânlarından” öteye de anlamı vardır. Dolayısıyla parlamentoya giriş ilk çözümlemede “iç/kutsal odaya” kayıtlanma değilse de “son çözümlemede” bu mümkündür. Gramci’yi selamlayarak söylersek bu bize “hegemonya” mücadelesinin önemini hatırlatır. Karadenizlinin, “Derenin değirmeni/ Yine aldı gam beni/ Şu gaybanasevdaluk/ İpsiz bağladı beni” şeklindeki aşk tarifi gibi, parlamentolar aynı zamanda muhalifleri “ipsiz bağlama” mekânlarıdır. Bireyi sistemin içine hapsedip evcilleştirme istidadı olan parlamentoda “iç/düş güveysi” olmak en kötüsüdür. Ki parlamentolar bu bağlamda çok kuvvetli ve işlevsel asimilasyon mekânı ve makamıdır. Bu mekânları içeriden çalışarak “yönetme” ve “yönetilme” tasavvurumuzu ve pratiğimizi sergilemek önemlidir. Lakin hayatın, sokağın, fabrikaların parlamentodaki arkadaşlarımızı denetlemesi çok daha önemlidir. Paris Komünü’nden emanet “geriye çağırma” mekanizması sadece seçenlerin seçilenleri geri çağırması değil, sokakların ve hayatın da geri çağırmasını içerir. İç odada olup bitenleri denetlemek ve sağlamasını yapmak için vardır hayat. “Nasıl bir sosyalizm ve parlamento?” sorusu arkadan dolanıp iki alıntı üzerinden cevaplanamayacak kadar karmaşıktır. Komün, şûra/sovyet deneyimleri tamam, ama bir yere kadar. Bu nedenle yeni icatlara, teorik açılımlara yeni pratik modellere ihtiyaç yaşamsaldır. Bunun anlamı “teoriden sonra hayat” değil, devrimden önce ve devrimden sonraki hayatın çok ince kader/keder ve kıymet/kıyamet çizgisi izlediğini bilerek, devrimden ayrı düz koşu yapmak yerine seçenekler yaratmayı üstlenmektir…

(Takımdan ayrı düz koşu demişken… Faysal’ın tarihteki rolünü parlamentodaki “takımdan” bazen esastan bazen usulden ayrı düş koşu olarak da tanımlayıp takdir etmek boynumuzun borcudur… Bu pratik karşısında boynumuz devrimden incedir… Faysal, parlamentonun sağlamasını halkıyla birlikte sokaklarda yaparak olması gerekeni işaret ve ima ederek sembol olmuştur…)

Olay mahallinden uzaklaşarak mitolojinin kapısını tıklayalım: Sümer’in gök tanrısı Enlil iktidar sembollerinden arınıp yeniden doğmak için her sabah suda yıkanır. Mitolojik kuş Anzu ise Enlil’i ve “en iç odayı” korumakla görevlidir. Enlil’in soyunarak suya girdiği bir gün Anzu kader tabletlerini, kutsalları alıp kaçar. Efsanenin bundan sonrası Anzu’nun nasıl avlanıp geri getirildiğini anlatır. Efsanenin Sümer versiyonunda Gılgamış’ın, kız kardeşiyle evlendirip akrabalık önerisine karşılık Humbaba’nın ışın pelerinini çıkarıp gücünü teslim etmesi anlatılır. Babil versiyonunda ise Enkidu, “fahişe” ve içkiyle doğadan ve doğasından koparılarak evcilleştirilerek şehir devletine kayıtlanır. Babil şehrinin önceki doğal düzeni temsil eden tanrıçanın parçalarından inşa edilmesi; Gılgamış ile Enkidu’nunHumbaba’yı öldürüp, sedir ağaçlarından taht ve sur devletinin kapısını yapması da, önceki toplumun sembollerinin kullanılmasına dair hikâyedir.

Milliyetçiliğin özü, ulus devletlerin tehdit altında zannettiği “en iç oda”yı koruma refleksidir. Genetik ve kültürel milliyetçilik, bir “özcülük” olarak, ezelden ebede, kutsal bir “iç oda” varsayar. Milliyetçiliğin, kan bağına dayalı ulus devletler eliyle insanların ve insanlığın aklını çelerek örgütleyip hapsettiği yer “iç oda”dır. Milliyetçilik ve ırkçılık, ulusa/insana mini “iç oda” parlamentoyu korumayı vaat eder ve vazeder.

 

Sokaktakilerin çırağı…

Mitolojiden şimdiye dönersek… İnsan en iyi hayatın içinde gözlemlenir çünkü günlük hayat somuttur. Bizim mahalle teoride doğru söyleyip pratikte şaşanlarla da doludur. Şişirilmiş “ego” ya da kutsanmış “nefis” ve “iç odayı koruma” üzerine de biçimlenen milliyetçilik en temelde bir ulusu, ulus devleti ve onun sembollerini kutsallaştırır. “Uygarlaştırma”, siz ilkel ve mahrumsunuz duygusunu işleyerek “satın alma”, “evcilleştirme”, “soğurma” mekanizmasıdır.  Bu vesileyle sizi “rağmen” sözcüğüyle tanıştırmak isterim. Devrimcilerin parlamentoya ilkesel bakışı “parlamentarizmin” külliyen reddidir. Dolayısıyla parlamentoda mücadeleyle “parlamentarizm” farklıdır. Bu politika yapmakla “politikacı olmak” arasında telif edilemeyecek bir farktır.  Coğrafyaya, parlamento kayıtlarına değil tarihe geçmek “rağmen” sözcüğünün hakkını vermeyi, egosu olmayan sokaklara, dağlara, nehirlere kaydolmayı gerektirir. Yakın tarihimiz, koşturarak evden, okuldan ve düzenden kaçan devrimcilerin, 12 Eylül 1980 sonrasında, koşturarak veya tedricen eve, aileye, devlete ve özel mülkiyete dönme hikâyeleriyledoludur. Parlamentolara giren sosyalist/muhalif öznelerin mecrası/macerası eve, devlete, kapitalizme dönmekle sonuçlanabilir. Dışarıdaki hayatın içeriyi denetleyemediği koşullarda böyle bir ihtimal vardır…

(“Kırmızı yanlışlıklarımızın” çoğaldığı zorun sıratında yaşadığımız şu günlerde, “bin dereden bir kendini getirmek” kolay değildir…Lenin’in kulağını çınlatarak söylersem, “Parti içinde kitle çalışmasının” değil, kitle içinde ve sokaklarda özgürlük çalışmasının delilidir Faysal… Ve artık Faysal kendinden fazla bir şeydir… İmgedir, kıssadan hissedir, “iç odaya” hapsolan “ustaların” değil sokaktakilerin çırağı bir itirazdır.)

Baştan beri sıraladığım sayıklamalarımı nasıl bir deste bağı yapıp toparlayacağımı düşünürken Orhan Koçak’ın bir cümlesi kesti yolumu: “Lukacs hep eve dönmek istedi. (…) Benjamin’in ilkesi evden kaçmaktı. (…) Bir de Adorno var, ev yoktur diyen, ne dönmek için ne kaçmak için. Hep otelde kalan, ayak bastığı her yeri otele çeviren Adorno.”

Parlamentodan kaçan Faysal eve değil halkına sığındı.

Faysal, şelaleye düşmüş zeytin dalı değil tanesi…

Hayatın içinde Kırmızı’da karar kılmış Sarıyıldız…