YIKILMAYA ÇALIŞILAN HANGİ GEÇMİŞTİR?
Barış Avşar

İnsanın, yerleşik hayatı ‘kent’ formuna ilk kez ve yaygın olarak getirdiği yerdir Mezopotamya.Tarihin başka birçok dönüm noktasının yaşandığı bölgedirde ama onların yanı sıra –ve belki de en çok– şu özelliği ile anılmalıdır: Şehir devletlerinin insan yaşamına ilk kez hâkim olduğu topraklar! Bu durum; halklar, medeniyetler, inançlar ve devletler üstü bir tarihsel sürekliliğinMezopotamya’da ortaya çıkmasının hem nedeni hem sonucu olacaktır. Çin’i, Hint’i, İran’ı, Kafkasya’yı, Türkistan’ı Mısır’a, Akdeniz’e, Avrupa’ya getirip götüren yolculukların beşiği olur böylece. Ve tam tersi rotalardaki yolculukların da…
Birkaç örnek verelim:

‘Yolculuklar’ nasıl başladı?
‘İki nehir arası’ndan başka bir sınırın tarif edilemediği bir coğrafi yapıya sahip bu ‘kadim yerleşimler diyarı’, ‘şehir-devlet’ organizasyonun temel özelliklerinin ortaya çıkmasına beşiklik etti dedik. Evet, ‘şehir-devlet’ denince akla ilk önce Antik Yunan şehirleri gelir belki, ancak bu durumYunan ve Mezopotamya arasındaki bir ‘rekabet’in değil de tarihi gelişim süreci içerisinde birbirini takip eden ve yine girişte sözünü ettiğimiz‘sürekliliğin’işareti olarak görülmelidir. Şöyle ki… Mezopotamya’da doğup büyüyen şehir-devlet, bütün Ortadoğu’yu, Kuzey Afrika’yı ve Akdeniz’idolaştıktan sonra Yunanistan’da insanlık tarihinin dönüm noktasınıoluşturacaktır: Antik Yunan!Ancak yüzyıllar sonra, başta Atina olmak üzere Yunan ‘polis’lerindeyükselen felsefe, bilim ve kültür birikimi dönüp dolaşıp yine Mezopotamya’nın kucağına gelir.Üstelik bu geri dönüş sayesinde belki de tamamen yok olmaktan kurtulur!Gerçekten de Antik Yunan’ın tüm zenginliğinin sonraki dönemlere taşınmasını ve insanlığın sonraki aşamaları ile bütünlük oluşturan bir ‘başlangıç noktası’ haline gelmesini,en çok Mezopotamya’ya borçluyuz.
Antik Yunan’ın zengin mirası Ortaçağ boyunca giderek güçlenen kilise ve derebeylikler iktidarında pagan dönemin tanrıları ile birlikte büyük bir baskı altında ezilmiş; Engizisyon, mesaisinin önemli bölümünü bu ‘kafirlik kaynağı’nıve ‘ondan kaynaklı kötülükleri’ kurutmaya ayırmıştır. Düşünceyi tahakkümü altına alan kilisenin ‘isyankâr’ din adamlarından oluşan az sayıda muhalifi,dönem dönem Yunan metinlerini öne sürdükleri ‘yeni Hıristiyanlık’ içinhareket noktası yapmaya çalışsa da,sonuçta istemeden de olsa (kabul görme/taraftar bulma baskısının da etkisiyle)söz konusu kaynakların farklı bir boyutta ‘bozuşmasına’ neden olmuşlardır.
Çok tanrılı kent-devletin özgür bireyinin düşüncesini, koyu bir kilise tahakkümü altında bulunan dünyada ‘muhalif’ olarak da olsa doğru anlamak/anlatmak/geliştirmek mümkün olmamıştır.Ki her şeyden önce kaynağa ulaşım zor ve tehlikelidir. Dolayısıyla Antik Yunan, ‘Batıda neredeyse yok olmaya doğru yol alır. Aristo, Platon ve diğerleri Vatikan’ın duvarlarındaki fresklere hapsedilerek kilisenin malı haline getirilir. Vehepsi yeni bir başlangıç için ilk köklerine, Mezopotamya’ya doğruyola çıkar.Orada tekrar mayalanacaklardır.Öyle ki Rönesans ve Reform arifesindeki Avrupa, Mezopotamya’nın koynuna gelip gizlenerek korunan bu eski dünyayı ‘yenilenmiş’ olarak bulupkendirotasını çizebilmiştir.

Doğudaki ‘okul’lar
Mardin Nusaybin’de kurulan Nısbin (Nisibis-bugün artık Harran’dakinden de önceye yerleştirilerek ‘dünyanın ilk üniversitesi’ olarak anılıyor) ile Urfa’da Harran ve Edessaokullarısözünü ettiğimiz Antik Yunan dönemi eserlerinin, önce Süryanice gibi bölge dillerine, ardından da Arapçaya çevrilmesinde kilit rol oynadılar. Avrupa’da büyük bir sermaye ve teşkilat gücünün üzerine oturan kilise, Mezopotamya’da bu düzeyde merkezi bir ‘baskı makinesi’ne, bir ‘Vatikan’a dönüşmemiştir.Çok parçalı Doğu kilisesinde Hıristiyanlık öncesi ‘akılcı’ düşünceye yönelik baskı kurmaktan çoktan onu kendinden ayırarak ‘okulda’ devam ettirme eğilimi hâkim olmuştur.Hıristiyanlığı ilk kabul eden Aramilerin devamcısı olarak, ‘neredeyse Hıristiyanlıkla yaşıt’ Süryani inanışının oynadığı rol, bu anlamda ortaya çıkan önemli örneklerden birini oluşturur.
‘Dünyevi ve bilimsel’ işler için okul kuran bu eğilimin gelişmesinde dönüm noktalarından biriSüryanilerin köklerinin uzandığı Arami/AbgarKrallığı’nın 243 yılında yıkılmasının ardından,yani Hıristiyanlığın çok erken bir döneminde, kendilerini daha çok felsefe, bilim ve din üzerine sistemli bilgi üretme gayreti içerisine sokmalarıdır. Ki onun da öncesinde bölgenin Büyük İskender tarafından fethiyle ortaya çıkan hareketli düşünce ve kültür ortamı, bilim ve din üzerinde yükselmiştir. Yunan ve Mezopotamya’nın en önemli buluşmalarından biridir bu, çünkü sadece kendi dönemine değil yukarıda sözünü ettiğimiz çeviri faaliyetlerinin sonucunda sonraki dönemlere de etki eden bir bilimsel ortam oluşmaya başlamıştır. Bilim ve din elbette her zaman ‘kardeşçe’ yürümemiştir.Örneğin tıpta önemli gelişmelere imza atan hekimler zaman zamandin adamlarının ‘dünyevi işlerle fazlaca uğraşıyorlar’ suçlamasına da muhatap olur. Ancak manastır, akademi ve hastane üçlüsü Emeviler döneminde İslam egemenliği hâkim olana dek Pers dünyasından Anadolu içlerine kadar Mezopotamya’yı sürekli ileri taşır. Emeviler, Abbasiler, Eyyübiler gibi farklı İslam devletlerinin egemenliğinde de bu süreç devam eder.

‘Uzlaşma’ arayan Sultan
Şehirden şehre faklılıklar ortaya çıksa da bölgedeki ‘akademi’ geleneği İslam döneminde Osmanlı da dahil ‘medrese’ geleneği ile sürer. Harran, Urfa, Nusaybin ‘ekolleri’nin bazen biri ya da birkaçı öne çıkar, bazen de bunlara yeni eklenenler olur. Söz konusu ‘devamlılığı’ sağlayan tutuma ilişkin örnek verilebilecek dönemlerden biri Abbasi Halifesi Memun’un icraatlarıolacaktır. Antik dönem felsefesine ve kültürüne büyük merakı olan hükümdarın‘kişisel özelliği’ gibi görünenAntik Yunan ve Helen ilgisi, kadim felsefi metinlerindaha sistemli şekilde Arapçaya çevrilmesinin yolunu açar. Böylece Atina’dan Rodos, İskenderiye, Antakya ve Urfa’ya ulaşan felsefi birikim yükselen İslamın da kaynakları arasına alınır.Ancak bu parlak yükseliş gerçekten ‘sultanın kişisel merakı’nıneseri değildir. Asıl dert,Abbasi devletini tehdit eden Sünni-Şii gerilimidir. Memun işte bu gerilimi ortadan kaldırmak için uzlaşmacı ve ‘akılcı’ bir yol ararken,Aristotales ve Platon’un dünyasına başvurur. Nasturi, Yakubi ve Yahudilerin de aynı aks içerisindeki okullarının faaliyetleri ile Yunan/Helen felsefesi bölgede yüzyıllar boyunca farklı din ve mezheplerle etkileşerek bir ‘Mezopotamya ekolü’ ortaya çıkaracaktır. Memun’unkimi İslam tarihçileri tarafından bazı açılardan ‘rasyonalist’ olarak tanımlanan Antik Çağ felsefesi etkili ‘Mutezile’ inanışını imparatorluğunu zayıflatan mezhep çatışmasını bitirecek bir araç olarak, ancak ‘zorla’ kabul ettirmeye çalışır. Oysa bilinir ki, ‘rasyonalist’ de olsa bu Mezopotamya bir inanışı, bir milleti, bir mezhebi diğerlerine ‘zorla’ kabul ettiremeyeceğiniz bir yerdir. Değil ki bugün bölgede sıkça görülenler zorla kabul ettirilsin! İslamiyeti yeni yeni kabul eden paralı Türk askerlerinin gücüyle elde ettiği iktidarı, Şiilerin ve Sünnilerin karşı çıkışlarıyla istediği şekli alamadan, ömrünü tamamlar hükümdar.

Saldırıya uğrayan bu geçmiştir!
Anlattıklarımız ‘dünyanın merkezi olarak Mezopotamya’nın tarih ve kültüründen birkaç kısa parçadır. Bugün, “Bölgedeki operasyonlarda hasar gören tüm tarihi eserleri yeniden yapacağız”, “Sur’uToledo’ya çevireceğiz”, “Şırnak’ı Cizre’ye, Hakkâri’yi Yüksekova’ya taşıyacağız”, “Sultan Alpaslan’ın ordusunda asker olmakla Selahaddin Eyyübi’nin ordusunda asker olmak arasında fark yoktur” diyenlerin göremediği, görmek de istemediği, bu halklar, bu dinler ve medeniyetler sofrasıdır. ‘Zorla güzellik’ olmayacağıdır. Medeniyetin çıktığı yeri medeniyetsiz bırakamayacaklarıdır. ‘Şehrin’ kurulduğu toprakların şehir yıkarak zapturap altına alınamayacağıdır!
SurpGiragos kilisesinde bozkurt işareti yaparken fotoğrafı çekilen özel harekâtçı polisin görüntüsünü , “Sultan Alparslan’ın torunları kiliselerdeki küffarları imana getiriyor” diyerek sosyal medyada yayma vicdansızlığına erişenler, Fatih Paşa Camisi’ni (Kurşunlu Cami) yeniden yapsa ne olur? Ya da SurpGiragos’un kendisini?..
Mezopotamya, tarihinin en acı veren günlerini yaşasa bile sonunda yine kendi yolculuklarına çıkacaktır!