‘BARIŞ POLİTİKASI İÇİN EN ÖNEMLİ DEZAVANTAJ, SINIF HAREKETİNİN EKSİKLİĞİ’

 

Röportaj: Serpil İlgün

 

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Y. Doğan Çetinkaya ile röportaj için buluştuğumuzda, “Suriye ile savaş” senaryoları Türkiye’nin Azez’deki YPG mevzilerini bombalaması nedeniyle bir spekülasyon olmaktan çıkmaya başlamış; Sur, Cizre ve Silopi’deki “temizlik harekâtı”na İdil de eklenmiş; Cizre’de vahşice katledilenlerin sayısı 160’ı geçmiş; Sur’da, çatışma ve top atışlarından korunmak için evlerin bodrum katlarına sığınan 200’e yakın sivile ulaşılmasına izin verilmemişti.

Bu ağır tabloya, görüşmeyi yaptığımız 13 Şubat Perşembe günü akşamı 28 kişinin hayatını kaybettiği Ankara’daki intihar saldırısı eklendi. Saldırı görüşmemizden sonra meydana geldiği için, söyleşimiz intihar saldırısı ve yansımalarını içeremedi. Ancak Doğan Çetinkaya’nın, YPG mevzilerinin vurulmasından AKP’nin savaş stratejisi ve oluşturduğu savaş bloğunun kodlarına, Kürt özgürlük hareketine yöneltilen eleştirilerden batıdaki muhalefetin durumuna, pek çok başlıkta yaptığı analizler, Ankara saldırısının yol taşlarının nasıl döşendiğinianlamamızı da sağlıyor.

 

 

Türkiye’nin Azez’deki YPG güçlerini 13 Şubat’ta vurmaya başlaması nedeniyle, “savaşa mı giriliyor” sorusu gündemin ilk sırasına yerleşmiş durumda. Sahadaki gerçekliğe geçmeden önce, YPG’nin vurulmasındaki esas dert ne? Türkiye, Suriye’ye girmek için gerekçe mi arıyor?

Buradaki esas dert, AKP’nin dış politikası ve Ortadoğu’ya ilişkin yaklaşımındaki salınımla alakalı. Çünkü AKP Ortadoğu’da güç elde etmek, mevzi kazanmak, orada kendi vizyonu çerçevesinde adımlar atmak ve daha proaktif bir politika yürütme noktasında ikili bir yol izlemeye başladı. Bunlardan bir tanesi, Kürtlerle anlaşmayı deneyip Ortadoğu’da Kürtlerin en önemli hamisi pozisyonuna gelip, onun üzerinden hem uluslararası, hem bölgesel güç ilişkilerinde önemli bir mevzi kazanmaktı.

 

Bunun için de müzakere sürecini başlattı?..

Evet, adına müzakere süreci dediği, ama aslında son kertede Kürt özgürlük hareketi tarafından oyalanmadan başka bir şey olmadığı şeklinde değerlendirilen bir süreç yaşandı. Bu süreç içinde AKP’nin yapmaya çalıştığı en genel anlamda bölgedeki Kürtleri AKP’nin dış politikasının bir unsuru haline getirmekti. Onun için Barzani ile başka türlü bir ilişki kurmaya, Türkiye’deki çatışmayı sonlandırıp, özellikle İslamcı muhafazakâr Kürtleri AKP içinde eritmeye çalıştılar. Kuzey Irak’ta, Suriye’de, Türkiye’nin güneyindeki bölgede, petrol ve diğer meseleler üzerinden bir güç devşirmeye çalıştılar. Fakat müzakere sürecini istedikleri gibi sonlandıramadılar, çünkü Kürtler örgütlü bir halk oldukları için, kendi örgütlülükleri çerçevesinde AKP’nin bu politikalarına kanmadılar ve hak talep ettiler. Bu hak talep etmeleri noktasında da AKP kendinden önceki hükümetlerden, kendinden önceki hegemonik bloktan farklı olmadığını ortaya koymuş oldu.

 

Farklılığın olmaması ne demek?

Şu demek; Kemalist ve devletçi olarak bildiğimiz ve belli bir siyasal görüşle eşitlediğimiz Kürtlere bakış açısının, aslında çok hegemonik ve sadece Kemalistler ve milliyetçilerle, Türk İslam sentezcileriyle sınırlı olmadığını görmüş olduk. Çünkü AKP Kürtlere vereceğini hissettirdiği, vaat ettiği hiçbir şeyi vermedi. AB yerel yönetim şartlarına ilişkin dahi adım atmadı. Daha çok sembolik adımlarla Kürtleri kendisine bağlamayı düşündü. Fakat burada AKP’nin gözden kaçırdığı, Kürt halkının özellikle 10-15 yıl içinde yaşadığı değişim, dönüşüm, çok büyük bir halk hareketi halini alması ve bunun sivil toplumdan kadın örgütlerine kadar, çok yaygın bir toplumsal siyasal örgütlenme halini almış olmasıydı. Bu durum, Kürtlerin müzakere süreci olarak adlandırılan süreçten de başarılı bir şekilde çıkmalarına yol açtı. AKP, kendinden önceki rejimden ve hükümetlerden farklı bir açılım sağlayamadığı için bu süreç bitmek durumunda kaldı ve Kürtleri kendisine entegre etmekten vazgeçtikten sonra da, “savaş bloku” olarak adlandırabileceğimiz bir büyük ittifak oluşturdu. İşte, Aydınlık çizgisinden Ergenekoncular olarak da bilinen, ordusuyla, polisiyle güvenlik aygıtının da içinde olduğu ve bence Türkiye’deki sermaye gruplarının önemli bir bölümünü de arkasına alan, (TÜSİAD’ından KOBİ’ler olarak adlandırılan küçük, orta boy muhafazakârların da bir şekilde temsil edildikleri sermaye gruplarına kadar) oradan CHP’ye kadar –özellikle Baykal’ın son çıkışları çok manidar bu anlamda– çok geniş bir koalisyon oluşturuldu. Son yaşananlar yani Cizre’deki, Silopi’deki operasyonlar, YPG’ye ilişkin söylem değişikliği, Barzani ile olan gerilimli ilişki… Bütün bunlar makasın değiştirilmesinden kaynaklanıyordu ama bu iki makasta da aslında rejimin bölgeye, ezilenlere bakış açısındaki temel zihniyetin değişmediğini ortaya koyuyor.

 

Başbakan Davutoğlu şubat başında Mardin’de açıkladığı “Terörle Mücadele Eylem Planı” ile altını çizdiğiniz bakış açısının en azından yakın dönemde değişmeyeceğini teyit etmiş oldu. Fakat sözünü ettiğiniz savaş koalisyonu da, AKP de Kürt sorununda silahla, askerî operasyonla bir yol alınmadığını, alınamayacağını yeterince tecrübe etti.Bu tecrübeye rağmen neden savaşta ısrar ediliyor?

Bu önemli bir nokta. Çünkü biz devlet politikaları, rejimin bekası ve dayanak noktaları açısından baktığımızda bir devamlılık da görsek, AKP elbette kendisini farklı konumlandırıyor. Şunu diyor; “Biz milletin gerçek temsilcisiyiz. Bizden önceki hükümetler ve rejim halka yabancılaşmış, laik, seküler bir iktidar bloğuydu. Devlet bir zulüm aracıydı. Bunlar halka zulüm ettiler. Ama biz milletin öz değerlerini temsil eden bir iktidar olarak müzakere sürecini nasıl denediysek, askerî seçenekte de başarılı oluruz!” Bence buna canı gönülden iman ediyorlar.

 

Başkanlık, anayasa tartışmalarında olduğu gibi, Kürt sorununun çözümünde de “yerli ve millî çözüm” icat edildi malumunuz. Yerli ve millî kavramı yaptığınız analizde nereye oturuyor? Ne anlamalıyız yerli ve millî çözümden?

 

“Yerli, millî” çözümle kastettiği aslında kendi programı. Kendi programı ve kendi talepleri doğrultusunda bir anayasa ve dolayısıyla Başkanlık. Evrensel birtakım kavramları, birtakım programatik temaları kullanmakla ve onlara atıf yapmakla birlikte, bunların yerele tatbik edilmesinden bahsediyor. Bu tatbik edilme sürecinin de aslında o evrensellikle hiçbir alakası yok. Kavramların içinin boşaltıldığı, sadece dekoratif bir malzeme olarak kullanıldığı, dünyada da Rusya’sından, Macaristan’ına yaygın olan, bildiğimiz otoriter, neoliberal, sağ politikaların, totalitarizme de yaklaşacak şekilde programatik unsuları. “Biz nasıl milletin temsilcisiysek, bizim çözüm politikalarımız da millî ve yerel olacaktır” diyorlar. Peki neden dolayı millî ve yerel olacak? Bunun hiçbir kıstası yok. Tek kıstas milletin temsilcileri bunu gerçekleştirdiği için yerel ve millî olacak. Yani milliliğin ve yerelliğin garantisi direkt şahsi olarak kendileri oluyor. 2023, 2073 gibi hedefler belirliyorlar, çünkü millet artık onları bırakmayacağı için iktidardan düşmeyecekler. Bu da bu kadronun her şeyi her ne pahasına olursa olsun deneyeceğini bize gösteriyor. Çok çatışmalı, karşısındakini ezmeye, yok etmeye ve kabul ettirmeye yönelik bir strateji ve taktik izlemeye çalışıyorlar.

 

Bu yüzden de, yine Davutoğlu’nun eylem planında altını çizdiği, “millet aklıyla devlet aklının” daha fazla birleştirilmesi mi gerekiyor? Davutoğlu’nun bu vurgusu, “rıza üretmede sıkıntı yaşanıyor” şeklinde de okunabilir mi?

Rıza çok net bir şekilde üretiliyor ama tamamen kendi bahçesinde. Şu anda Türkiye’de çok net iki partili sistem ve çok net ikiye bölünmüş bir toplumdan bahsedebiliriz. Ne yazık ki bir sınıfsal bölünme değil. Bir yandan hem etnik ve mezhepsel bir bölünmeden, bir yandan da daha muhafazakâr İslami kesim ile seküler kesim arasında çok ciddi, iktidarın işine yarayan ve toplumu çok net bir şekilde ikiye bölen bir şeyden bahsediyoruz. Dolayısıyla kendi yüzde 50’si için çok ciddi bir rıza ürettiğini ve bunu başarılı bir şekilde sürdürdüğünü söyleyebiliriz.

 

AKP’nin düşünce sistematiğinin şöyle işlediğini söylediniz; “Bizden önce toplumuna ve milletine yabancılaştığı için devlet zulüm yapıyordu, şimdi bu değişecek çünkü artık devlet gerçek sahiplerine kavuştu.” Bugün Kürt illerindeki ağır yaşam ihlallerinin 90’ları bile aştığı tespitleri yapılırken, “devletin zulmü nasıl değişmiş oluyor” diye soralım. Ek olarak, Başbakan geçtiğimiz günlerde şunları söylemişti: “Şefkati olmayan, kudreti olan devlet tiranlaşır. Şefkati olup da kudreti olmayan devlet ise acizleşir. Bu ikisini birleştireceğiz…” Cenazelerin alınmasını bile engelleyen, günlerce sokakta bırakan, yaralılara ambulans göndermeyen bir devletin şefkatini görmek için nereye bakmalıyız?

Orada işte çok ciddi bir fark var. Bu manada 90’lardan çok daha başarılı bir hükümetle karşı karşıyayız. 90’larda göç ettiren, köy yakan, karşısındakine sopayla yaklaşan, ötekileştirdiğini bir şekilde yok eden, sindiren, bastıran bir yaklaşımla karşı karşıyaydık. Bugün ise bir tehditle karşı karşıyayız. Diyor ki, “o bölgede yaşayan herkes Kürt hareketinin unsuruysa, devletin karşısında demektir!” Buradaki şefkat ne? Diyor ki devlet, “eğer AKP’nin, devletin koyduğu şartlar ve nizamda yaşarsanız mağdur edilmezsiniz. Size bakılır!” Kime? Şefkat görmeye layık insanlara. Zaten İslami harekette “Yunusça sevgimizi anlamayanlara Yavuzca davranırız. Yavuzca davranmamızı istemiyorsanız, Yunus tarafımızı görün” şeklindeki söylemin devamlı kullanıldığını görürüz. Dolayısıyla böyle bir farklılık var. Mesela İdil’de de operasyonlar başladı ama İdil’in yüzde 80’i boşalmış durumda. Kalanlara bir imha uygulanacak, 90’lardaki gibi olacak. Diğer yandan İdil’i terk edenleri tehditlerle ve bir yandan da sağlayacağı birtakım iktisadi araçlarla örgütlemeye çalışacak. Özetle, daha organize bir politikada adım adım giden(Cizre, Silopi bittikten sonra İdil başladı), çok daha tehlikeli, 90’lardan çok daha katmerli, çok boyutlu bir saldırıyla karşı karşıyayız.

 

Malumunuz, gerek Kürt hareketi, gerek demokrasi güçleri, devrilen masanın yeniden kurulmasını talep ediyor. Erdoğan ve Davutoğlu da son kertede bir masadan söz ediyor fakat “bu masa o masa olmayacak” deniyor. Sözü edilen masada kimlerin olacağı çok netleşmese de, HDP’nin, Kandil’in, İmralı’nın olmayacağı kesin. Esas aktörlerin olmadığı bu masadan ne çıkar?

Bundan muhtemelen kaos ve çok kanlı bir çatışma çıkar. AKP, kazanacağı bir masa istiyor ve çok pragmatik bir siyaset güdüyor. Diyor ki, “Ben müzakere sürecinde karşılığını alamadım çünkü karşı taraf güçlenmişti, hatta istismar etmişti, silahlanmıştı. Bunu yapıyorsa bunun bir bedeli olsun, haddini bildireyim, ondan sonra tekrar İmralı ile görüşebilirim, HDP’yi tekrar tanıyabilirim.” Güçlü tarafın kendisi olmasını istiyor. Fakat bu evdeki hesap. Çarşıya çıkıldığında Ortadoğu’daki en güçsüz aktörlerden bir tanesi Türkiye. Askerî olarak bölgeye müdahale etme şansını çok aza indirmiş durumda. Yani bizim korktuğumuz, istemediğimiz savaş durumu olsa bile, bu çok karikatür bir müdahale olmak durumunda. Özellikle Rus uçağının düşürülmesinden sonra bu şansını yitirdi. Kuzey Irak’ta tek ilişkisi olduğu Barzani ile de ilişkiler iyi gitmiyor. Yine Türkiye’ye geldiğimizde bölgede belediyeleriyle, siyasi hareketiyle, halk örgütlenmesiyle çok güçlü bir yapıdan bahsediyoruz . 90’lardaki politikaları daha iyi uyguluyorlar dedik ama bu sefer uygulamanın başarılı olma şansı daha az. Ciddi bir insani kayıp vermedikçe –1915 karşılaştırmaları yapılması boşuna değil–, bu tür yollara tenezzül edilmedikçe çok önemli başarı sağlayacağını iddia edemeyiz.

 

Eylem planında bir de “tüm Ortadoğu’da birleştirici ruh hareketi başlatıyoruz” iddiası var. Ortadoğu’da sizin de altını çizdiğiniz tablo ortadayken, bu “birleştirici ruh hareketi” ne ola ki? Nasıl yapılacak?

Böyle bir şey yok. Bu tamamen çaresizlik sonucunda ortaya çıkan bir söylem. Şu anda AKP’nin birlikte hareket edebileceği, ittifak yapabileceği hem bölgesel, hem uluslararası aktörler o kadar az ki! Bu çapta bir mezhep politikası güderken, örneğin Irak’taki Şii Türkmenlere ne vaat edebilir, onlarla dahi nasıl bir ruh ortaya çıkarabilir? Bu çok altı boş, afaki bir söylem.

 

Bir yandan da anayasa değişikliği, başkanlık, referandum, hatta erken seçime ilişkin çeşitli senaryolar üretiliyor. Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun dağılmasının AKP’nin elini güçlendirdiği, baharda bir referandumun olabileceği konuşuluyor. Ama bir de, “bunca ölüm ve acının daha da kutuplaştırıp, ayrıştırdığı bir toplum, başkanlık da alınsa nasıl yönetilir” sorusu sorulmakta. Nasıl yanıtlarsınız?

Başkanlık ne şekilde olur, olur mu, öngöremiyoruz ama tabii ki ciddi bir olasılık. Fakat dediğiniz gibi ona giden süreçte yapılan yıkım, ortaya çıkan tahribat olmamış gibi davranılamaz. Yani bunlar unutulur, üstü örtülebilir bir şey değil. Başkanlık olsa bile Türkiye’nin hem siyaseten, hem toplumsal anlamda çok ciddi bir cadı kazanı içinde olabileceğini düşünüyorum.

 

Savaşı ve cadı kazanını engellenme mücadelesini sürdüren muhalefet cephesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Kürt illerindeki abluka ve çatışmaların yeniden başladığı günlerden bu yana Kürt halkından “Batı nerede” serzenişi söz konusu oldu. Aslında Batıdaki demokrasi güçleri barış talebiyle mücadele yürütüyor, ancak bu hükümetin savaş politikasını değiştirmede etkili olamıyor. Neden olamıyor?

Batıya dair doğudan gelen hayıflanma her şeyden önce haklı, ona bir şey diyemeyiz. Fakat durum da bu. Peki neden böyle? Burada özellikle ciddi bir işçi sınıfı örgütsüzlüğü söz konusu olduğu için öncelikle sınıf hareketi eksikliği var muhalefetin. Barış politikasının inşa edilmesinde böyle bir dezavantajla karşı karşıyayız. Diğer yandan, Suruç ve Ankara bombalamalarına baktığımız zaman, ciddi bir aklın ve stratejinin olduğunu görüyoruz. 7 Haziran’dan sonra yaşadığımız şiddet doğrudan Kürt özgürlük hareketine ve bölgeye yönelik değildi. Tam tersi, HDP ve Kürt hareketinin etrafında birleşmeye başlamış sol, Aleviler gibi birtakım unsurları yalıtmak içindi. HDP’yi toplumdan yalıtmak ve HDP’nin etrafında bir araya gelmekte olan kesimleri uzaklaştırmak hedeflendi. Ankara gibi ciddi bombalama saldırılarıyla bir korku iklimi yaratılması ve onların etkisiz hale getirilmesi kolay oldu. Yani Batıdaki etkisizlik, Batıdaki insanların ahlak yoksunluğundan, korkaklığından değil, onların içinde bulundukları, siyasal, sınıfsal, yapısal durumdan kaynaklı. Yani onlar hareket edemedikleri için edemiyorlar. Bunu siyasal olarak meşrulaştırmaya çalıştıkları zaman evet, Batıdaki bazı gruplar çirkinleşebiliyorlar.

 

Nasıl?

Kendi hareket edemedikleri için Kürtleri ve oradaki olan bitenleri suçladıkları zaman çirkinleşebiliyorlar. Ama çirkinleşmeyenler açısından da bir şey yapamadıkları noktasında baktığımızda, yapamadıkları için yapmıyorlar! Aynı şey Kürt özgürlük hareketi için de geçerli. Yani Kürt hareketinin kendi unsurları da Batıda kendi halkının içinde çok net bir siyaset yürütemiyor. Bugün İstanbul’da Galatasaray’a çağrı yapıldığında en kalabalık hali iki bin kişi oluyor ama İstanbul’da Kürt hareketinin yüzbinlerce unsuru var. Batıdaki durum bu. Zaten savaş bloğunun da başarısı ve kurulma nedeni bu. Yani Bursa’da, Marmara’da kendiliğinden ortaya çıkan sınıf hareketini bastırabilmenin, Gezi tipi isyanların olmamasının sebebi aslında tam da bu. Gezi’nin ortaya çıkmasının en önemli sebeplerinden bir tanesi müzakere ve çatışmasızlık süreciydi. Savaş olsaydı Gezi olmayacaktı. Dolayısıyla, Batıda bir şey olmadıkça Türkiye’nin her tarafının demokratikleşmesi çok zordur. Savaş politikası zaten onu sağlıyor.

 

Yine çatışmalar başladığından bu yana, Kürt hareketinin savaşa savaşla karşılık vererek yanlış strateji izlediği, hali hazırda izlediği siyasetin de demokratik değil, savaş siyaseti olduğu vs gibi Kürt özgürlük hareketine çeşitli sol ve liberal çevrelerden eleştiriler söz konusu. Eleştirilere nasıl yaklaşıyorsunuz?

Sol liberal çevrelerde yaygın bu eleştiriler. Ana akım siyasette de temel söylem haline geldi zaten. Kürt hareketinin kendi içinde dahi taraftar bulabildi. Sıraladığınız eleştirilerin yanında, “Kürt hareketi yenemeyeceği bir hasımı ‘seni başkan yaptırmayacağız’ diyerek karşısına aldı, sonra bunda bir şekilde güç kazandı ama AKP ile masaya oturulamayacak bir karşıtlık oluşturdu ve hendekler, özyönetim ilanları gibi ‘ideolojik’ denilen, modası geçmiş kavramlarla boşu boşuna kendi halkını ve gençlerini ziyan etti” söylemi ortaya çıktı. Bu aslında önemli bir tartışma. Buradaki temel husus şu; Kürt özgürlük hareketi aynı zamanda Ortadoğu’daki ve dünyadaki radikal siyasal hareketlerden bir tanesi. Önemli toplumsal açılımları olan, alternatif sunan bir hareket. Bütün bu hendekler/özyönetim ilanları, farklı bir yaşam için öneriler, onun bu radikal doğasından kaynaklanıyor. Eğer bu radikal doğasından ödün verse zaten masada anlaşabilirdi. Ya da böyle bir radikal damarı olmasa, bugün ABD’den, Rusya’sına kadar çok daha ciddi destek verilirdi. Bugün ABD’nin sınırlı destek sunmasının bir nedeni bu. Bu anlamda ben Kürt özgürlük hareketinin yanlış yaptığını düşünmüyorum. Tam tersi, onun bu radikal damarının tahkim edilmesi ve güçlendirilmesi gerekiyor. Onun dışında, normal güncel siyasette yaptığı hatalar yok mudur, birçok siyasi hareket gibi onların da ciddi hataları vardı. Barış Bloku’nun ilk mitingini Demirtaş’ın açması mesela, Barış Bloku’nun başarısız olmasının sebeplerinden biri olması gibi.

 

Özellikle AKP ve medyası, “PKK hendek siyasetini kaybetti” diyor. Katılır mısınız?

Ben kaybettiğini zannetmiyorum. İki türlü yenilgi vardır; askerî ve politik. En ciddi kayıp politik yenilgidir. Politik olarak yenildiğiniz zaman, yani inandığınız dünya tasarımı, programınız, önerdiğiniz şeyler ve bunlara olan inancı kaybettiğiniz zaman tekrarmücadelenizi yürütmeniz hemen hemen imkânsız olur ki, Türkiye’de sosyalist solun hâlâ ayağa kalkamamasının önemli sebeplerinden biri budur. Askerî olarak yenilebilirsiniz, sokaklara çıkamayabilirsiniz, imha edilebilirsiniz, hendekler kapatılabilir Cizre ve Silopi’de olduğu gibi. Fakat bunlara olan inanç ve politik olan doğrultunun yenildiğinden bahsedemeyiz. Bunu en azından görmek için belli bir süre geçmesi lazım ama görünen, böyle bir yenilginin yaşanmadığı. Bundan dolayı zaten önümüzdeki dönem çok çatışmalı olacak. Çünkü insanlar politik olarak yenilmedikleri ve yaşadıkları sürece mücadele etmeye devam ederler. Bundan da geri çekilmezler. Temel mesele de bu.