Röportaj: Faruk AYYILDIZ

Özerklik, öz yönetim, öz savunma, kazılan hendekler… 7 Haziran seçimlerin hemen ardından başlayan çatışmalı süreç devam ederken devlet, “öz yönetim” ilan edilen mahallere asker ve polis gücüyle saldırmaya devam ediyor. Peki gündelik kullanımda sıkça duyduğumuz bu öz yönetim ya da özerklik nedir? Hangi anlamlara geliyor ve hangi anlamlara gelmiyor? Devlet özellikle bu kavramı neden tehdit olarak anlıyor/anlatıyor? Demokratik Özerklik – Bir Yurttaşlık Heterotopyası kitabının da yazarı Yrd. Doç. Dr. Çetin Gürer ile demokratik özerkliği, özerklik modellerini ve bu bağlamda Kürt sorununun çözümünü konuştuk.

Demokratik özerkliğin genel çerçevesini çizmeniz ile başlayabiliriz…
Demokratik özerklik Kürt siyasal hareketinin Türkiye’deki Kürt meselesinin çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi için önermiş olduğu adem-i merkezileşme modeli. Bu model, kendisini dünyadaki bir takım özerklik uygulamalarından kimi yönleriyle farklılaştırıyor. Dünyada da özerklik uygulamaları olmasına rağmen Kürt siyasal hareketinin önermiş olduğu modelin, özellikle radikal demokrasi ve katılımcı demokrasi boyutu açısından diğer modellerden farklılaştığını söyleyebiliriz. Bu bakımdan özerklikleri liberal milliyetçi ve radikal demokratik olarak sınıflandırırsak, Kürt siyasal hareketinin önermiş olduğu demokratik özerklik modeli radikal diye tarif edebileceğimiz özerklik modellerine daha yakın görünüyor. Ben genel olarak KÖH’ün önerdiği demokratik özerklik modelini üç başlık altında tarif ediyor ya da tanımlıyorum: Demokratik özerkliğin idari-siyasal boyutu, liberal-demokratik boyutu ve liberter boyutu. Demokratik özerklik bu üç boyutuyla birlikte bir bütünsellik oluşturuyor.
– İdari siyasi boyutu açısından demokratik özerklik, aslında siyasal özerklik ya da teritoryal özerklik olarak tarif ettiğimiz özerklik modellerine benziyor. Bu anlamıyla Avrupa Birliği Yerel Yönetimler Özerklik Şartı ya da yerel özerklik, idari özerklik dediğimiz daha çok yerel yönetimlerin yetkililerinin genişletildiği modellerden farklılaşıyor. Yani Kürt siyasal hareketi Türkiye’nin 20-25 özerk bölgeden oluşması gerektiğini söylüyor ve bu bölgelerinde siyasal, özerk bölgeler olması gerektiğinden bahsediyor. Bu şu anlama geliyor; özerk bölgelerin yasama yetkileriyle donatılmış meclislerinin olması. Özerkliğin de kavramsal olarak anlamı kendi yasasını yapmak, kendi yaptığı yasaya tabi olmak.
– Liberal demokratik boyutu da bir bakıma demokratik özerkliğin anayasal olarak tanınması, hukuki bir çerçeve kazanması ve bununla beraber Türkiye’nin çoğulcu, siyasal yapısının anayasal olarak garanti altına alınması ve bir anlamda çok kültürlü bir toplum modelinin ortaya çıkartılmasını hedefliyor.
– Liberter boyutuyla demokratik özerklik, kapitalist modernleşmeyle birlikte ortaya çıkmış olan tüm hiyerarşik ilişkilerin -insanın doğa üzerindeki, toplumun birey üzerindeki, erkeğin kadın üzerindeki ilişkileri- bertaraf edilmesi ve bunların eşitlikçi bir temelde yeniden dönüştürülmesini tarif ediyor.

Türkiye’nin 20-25 özerk bölgeden oluşması gerektiği ifade ediliyor. Bu tarifin toplumsal bir karşılığı olduğunu düşünüyor musunuz?

Sosyolojik anlamda bunun Türkiye’de bir karşılığı var. Türkiye’nin çoğulcu ve çokkültürlü yapısını düşündüğümüzde özerklik aslında Cumhuriyet tarihi boyunca siyasal ve kamusal alanda görünür olmayan, siyasetten, iktidardan dışlanmış kesimlerin yeniden siyasete dönmesinde önemli araçlardan bir tanesidir. Liberal teorilerde dile getirilen soyut eşitlik tartışmalarının ötesinde gerçekte ve pratikte eşitliğin sağlanmasına dönük bir model olarak da düşünebiliriz. Örnek vermek gerekirse; Alevilerin, Lazların, Ermenilerin Cumhuriyet’in tek yönlü modernleşmeci politikaları noktasında asimile edilmeleri, kendi kimliklerini, dillerini unutmaları biçiminde ortaya çıkan sonuçlar, ancak bu grupların kültürel özerklik biçiminde elde edecekleri yetkilerle aradaki mesafeyi kapatarak eşit yurttaşlığın ortaya çıkmasına sebep olacak. Soyut anlamda bir eşitlikten bahsedersek bu eşitliğin pratikte nasıl hayata geçirileceğinin konuşulması, gösterilmesi gerekiyor. Soyut anlamında bir eşitlik bugünkü Anayasada da yazılı. Ancak pratikte biliyoruz ki; anayasalarda yazılı olan eşitlik anlayışı toplumdaki farklılıkları gözetmiyor ya da farklılıkları ortadan kaldıran bir eşitlik anlayışı. Dolayısıyla farklı olan toplumların Türklük ve Müslümanlık temelinde eşitlenmeye çalışıldığı bir Türkiye Cumhuriyeti pratiğinde bu farklılıklarını kaybettiklerini, yerlerinden edildiklerini, asimile edildiklerini biliyoruz. Bu farkı/açığı kapatacak olan özerkliğin kendisidir. Diğer taraftan dünyada üniter devletlerin merkeziyetçi yapılarında önemli değişimler oluyor. Merkeziyetçi yapılarda ısrar eden nadir ülkelerden birisi de Türkiye. Devletin yerinden yönetimi güçlendirmesi ve merkezde toplamış olduğu kimi yetkileri yerellere devretmesi, kamusal hizmetlerin yereldeki otoriteler tarafından yerine getirilmesi demokrasinin önemli bir kıstası olarak değerlendiriliyor. Türkiye’nin 20-25 bölgeye ayrılması modeli bence gerçekçi ve yapılabilir model.

Bu modele ilişkin klasik sorulardan birisi de ‘İzmir ile Diyarbakır aynı mı olacak?’ oluyor genelde…
Demokratik özerklik modelinde önemli tartışmalardan birisi de bu aslında. Gerçekten her bir özerk bölge yetkiler açısından eşit yetkilere mi sahip olacak tartışılıyor ama bunun net bir cevabı yok gibi görünüyor. Bir yandan her bir özerk bölgenin kendi yerel parlamentolarının olması ve bu parlamentoların yasa yetkilerinin olması gerektiğinden bahsediliyor ama diğer yandan da Kürdistan için bir statü talebinde bulunuluyor. Soruyu şöyle formüle ettiğimizde tartışma net biçimde ortaya çıkıyor: Türkiye’deki 20-25 özerk bölge eşit yetkilere sahip bölgeler olacaksa, statü ile nasıl bir fark ortaya çıkacak? Yetkiler bakımından asimetrik bir federalizm mi ortaya çıkacak yoksa kimi haklar, yetkiler açısından bir farklılaşma mı yaşanacak, ya da bir farklılaşma yaşanmayacak mı? Önemli tartışmalardan birisi de bu.

Statü tartışmasıyla beraber şunu da sormak istiyorum; Demokratik özerklik bağımsızlığın bir yansıması mı, ya da bağımsız Kürdistan için bir “ara durak” mı?
Ulusal sorunların çözümü noktasında şimdiye kadar bildiğimiz iki tane yöntem var: İçsel self-determinasyon ve dışsal self-determinasyon. Dışsal self-determinasyon, bir ulusun kendi ulus devletini kurması anlamına geliyor. İçsel self-determinasyon ise bunun zıttı olarak kendi ulus devletini kurmadan, özerklik sağlayarak o devletle birlikte yaşamak anlamına geliyor. Kürt siyasal hareketi bağımsızlık konusunda genel olarak ulus devletin eleştirisini yaparak bağımsızlığın doğru bir çözüm olmadığını ortaya koyuyor. Hem de Ortadoğu ve Türkiye’nin sosyolojik gerçekliğinden hareket ederek, bağımsızlığın sosyolojik zeminin olmadığını söylüyor. Yani bağımsızlığa bir alternatif olarak demokratik özerklik, birlikte yaşamanın bir modeli olarak sunuluyor. Evet, demokratik özerklik ile birlikte Kürt hareketi kendi kaderini ortak yaşam temelinde gerçekleştirmek istiyor. Bunun gerekçesini de hem ulus devlet eleştirisi üzerinden hem de Türkiye’nin sosyolojik gerçekliği üzerinden ortaya koymaya çalışıyor.
Özerklik tartışmaları içerisindeki önemli kriterlerden bir tanesi, ayrılmanın ya da bağımsızlığın özerklik talebinde bulunan öznenin kendi ajandasından çıkmış olması. Özerklik talebinde bulunan özne ancak bağımsızlık talebini bir kenara bıraktığı oranda özerklikten daha fazla faydalanabiliyor. Özerklik bir taraftan etnik, ulusal grupların kendi haklarını, geleceklerini tayin etmenin bir modeli olarak ortaya çıkan mekanizma olurken, diğer taraftan ulus devletlerin sınırlarında, topraklarında herhangi bir değişikliğin yaşanmamasını garanti etmesi açısından hem azınlıklar hem de ulus devletler tarafından tercih edilen modellerden bir tanesi. Özerklik; “topraklarda herhangi bir değişiklik, bağımsızlık olmayacak”ın garantisi oluyor. Bununla birlikte de özerklik talebinde bulunan özne, kendisine dayatılmış olan statüyle de varlığını devam ettirmeyecek; bu statüde bir değişiklik talep ediyor. Dolayısıyla özerklik tartışması aslında devletin top yekun dönüşümü anlamına geliyor. Bununla birlikte de etnik, azınlık grupların da siyasal ajandalarını topyekûn değiştirmeleri anlamına geliyor. Bağımsızlık var ise özerklik yok diyebiliriz, ya da özerklik varsa bağımsızlık yok diyebiliriz. Bunlar birbirlerini dışlayan durumlar, ara aşama ya da takiye değil. Kamuoyunda çokça dile getirildiği biçimiyle; “şimdi özerklik verirsek, bunun sonraki aşaması bağımsızlıktır” gibi önyargılar var. Bunun ne teorik ne de pratik olarak karşılığı var. En son Katalonya’da yaşadığımız örnek var. Katalanlar seçime gittiler, seçimleri referandum olarak yaptılar. %48 oranında oy almış olmalarına rağmen hukuki ya da fiili olarak ayrılma anlamına gelmiyor bu. Kaldı ki dünyada önce özerk olup sonra da bağımsızlığını elde etmiş çok az sayıda örnek vardır. Bu bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdadır. Dolayısıyla özerklik bağımsızlık anlamına ya da ayrışmanın ön adımı anlamına gelmiyor. Kürt siyasal hareketinin bunu yapmaya ihtiyacı da yoktur. Kürt siyasal hareketi bağımsızlığı bir siyasal çözüm olarak kendi ajandasında tutuyor olsaydı, bunu söylerdi. Nitekim Kürt meselesinin daha ağır ve kanlı geçtiği yıllarda Kürt siyasal hareketi, Kürt meselenin çözümünü bağımsızlık olarak ajandasında tutuyordu. O dönem tutan Kürt hareketi bugün de tutabilir. Bunun için herhangi bir gerekçeye ya da takiye yapmasına gerek yoktur. Burada niyet okumanın ötesine geçerek gerçekliğin ne olduğuna bakmak gerekiyor. Kürtler bu ülkede gerçekten bağımsızlık istedikleri zaman da ayrılıkçı olmakla suçlandılar, birlikte yaşam istedikleri zaman da ayrılıkçı olarak hâlâ suçlanıyorlar. Algı operasyonları hemen devreye sokuluyor ve bu taleplerin baskılanması, kriminalize edilmesi gibi bir durum ortaya çıkıyor.

Kriminalize ediliyor demişken öz savunma, öz yönetim tartışmaları da hararetli şekilde devam ediyor. Hendek meselesi var ve özerklik, öz yönetim talebi hendekler üzerinden baskılanıyor, kriminalize ediliyor sanki… Öz savunma, öz yönetim özerkliğin neresinde duruyor?
Kürt hareketi en baştan beri öz yönetimi, demokratik özerkliğin önemli yapısal ve kurucu bir parçası olarak o paradigmanın içerisine dahil etmişti. Demokratik özerklik başta söylediğim gibi liberal milliyetçi özerklik modellerinden bu yönüyle farklılaşıyor. Halk meclislerinin, mahalle meclislerinin, komünlerin olması gerektiğini savunuyor. Bunun da aslında halkın siyasete doğrudan katılımının önemli bir mekanizması olarak gördüğünden dolayı öz yönetim meselesi demokratik özerkliğe içkin bir modeldi aslında. Son zamanlarda ortaya çıkan öz savunma ve öz yönetim tartışmalarının, 2013’ten bu yana devam eden çatışmasızlığın 7 Haziran’dan sonra bıçak gibi kesilmesi ve ardından PKK bölgelerinin bombalanmaya başlanması, sivillerin katledilmesi ve gelişen yoğun savaş gündemi nedeniyle yaşananlara bir reaksiyon olarak ortaya çıktığını hepimiz iyi biliyoruz. Halk meclislerinin özerklik yerine öz yönetim kavramını tercih etmiş olması tartışmaya değer konulardan birisi, üzerine düşünmek gerekiyor. Ya da soruyla tamamlamak gerekiyor: “Acaba Kürt siyasal hareketi demokratik özerklikten vazgeçip, öz yönetim modeline doğru mu yol alıyor?” Ben böyle bir değişimin olduğunu düşünmüyorum. Özerklik daha büyük ölçeği ifade eden bir kavram ancak öz yönetim daha küçük bir ölçeği ifade ediyor. Ve demokratik özerklik paradigması içerisinde halk meclislerinin özerklik ilan etmeleri gibi yetkileri söz konusu değil bildiğim kadarıyla. Yani halk meclislileri ancak yaşadıkları alana dair karar alabilirler, demokratik yetkileri vardır dolayısıyla bunu özerklik olarak tanımlamak doğru olmadığından dolayı öz yönetim kavramının tercih edildiğini düşünüyorum.
Tabii öz yönetimin ya da öz savunmanın hendekler ya da silahlar ile gündeme gelmiş olması bir talihsizlik olarak değerlendirilebilir. 2.5 yıl boyunca devam eden çatışmasızlık süresince ne devletin kendisi, ne de diğer aktörler özerklik, öz yönetim konusunda yeterince söz söylemediler, tartışma yürütmediler ve 2.5 yıllık devam eden çatışmasızlık süreci silahsızlanma olarak tartışıldı. Oysa bizim önümüzde 100 yıllık bir Kürt sorunu meselesi var. Silahlar bırakılsa, çatışmalar bitse de şu sorunun cevabı verilmedi: Kürt sorununu nasıl çözeceğiz? Biz bu konuda devletin de ne düşündüğünü 2.5 yıl boyunca öğrenemedik. Devlet, özerklik, sorunun çözümü konusunda ne düşünüyor, elinde nasıl bir model var? Hangi mekanizmayla yıllardır savaşan iki toplumu bir arada tutmayı düşünüyor ya da böyle bir niyeti var mı? Yoksa Kürt meselesini sadece silahlı bir mücadeleye bağlayarak silahsızlanma sağlanırsa sorun çözülmüş olacak mı diye düşünüyor? Ya da bunu mu var sayıyor? Ama Kürt meselesinin ve şiddet meselesinin ayrı şeyler olduğunu devletin kendisi de söylüyor. Onların kavramlarıyla söylersek; “Kürt sorunu PKK sorunu değil.” Bu durumda sormak gerekiyor, Kürt sorunu 2.5 yıldır neyle çözülmeye çalışıldı? Devlet, demokratik özerkliğin Kürt meselesini çözmeyeceğini düşünüyorsa bunu nasıl gerekçelendiriyor, özerkliğe ilişkin eleştirileri neler ve bu modelin yerine koyduğu alternatifi ne? Bu alternatifin kendisinin bir model olması gerekiyor. Yoksa klasik liberal yurttaşlık tartışmaları içerisinde insan hakları reformlarının yapılmasıyla Kürt meselesinin çözüleceği modeli varsa bunu da ortaya koyması gerekiyor. Biz, devletin Kürt meselesini nasıl çözeceğini bilmiyoruz. Öz savunma-yönetim ile ilgili son bir nokta; bunlar 20 Temmuz’dan sonra başlayan çatışmaların da bir gerekçesi hâline getirildi devlet tarafından. Devlet güçleri de biliyor ki ilan edilen öz yönetimler belirli mahalle ve ilçelerde lokal ölçekte sınırlı kaldı. Bu, devletin egemenliğine büyük bir meydan okuma değildi ve etkisinin sınırlı kaldığını devlet biliyordu ancak bu öz yönetim ilanları, hendekler gerekçe gösterilerek özel güvenlik bölgeleri ilan edildi, öz yönetimleri ilan eden belediye başkanları tutuklandı ve oradaki insanların üzerine devlet şiddetle gitti. Şu soruyu sormak gerekiyor: “Devlet, öz yönetim ilanlarına başka türlü cevap verebilir miydi?” Ben verebileceğini düşünüyorum çünkü bu ilanların kendisi devletin egemenliğine tehdit oluşturan ilanlar değildi, devlet bunları görmezden de gelebilirdi ama devlet tankı topu tercih etti.

HDP beyannamesindeki ‘öz yönetim’ vurgusunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
HDP’nin seçim beyannamesinde ortaya koymuş olduğu “öz yönetim” ve “özerklik” vurguları şimdiye kadar okumuş olduğum metinler arasında kavramları yerli yerinde kullanan, en açık metinlerden bir tanesi. Beyannamenin içerisinde demokratik özerklik bir kavram olarak geçmiyor ama en başta demokratik özerkliği tanımlarken kullandığım başlıklar altında tartışılan, ele alınan bütün konular seçim beyannamesine girmiş durumda. Demokratik özerklik kavram olarak geçmese de ruh olarak yansımış. Özellikle kimi kavramların yerli yerinde kullanışmış olması önemli. Örnek vermek gerekirse “yerel yönetim”, “yerinden yönetim” kavramları bilerek, birbirlerinden farklı olduğu idrak edilerek kullanılmış. Çünkü yerel yönetim, merkezin kimi yetkileri yerele devretmesi ve bu yetkileri değiştirebilme, kısıtlayabilme, genişletebilme yetkileri hâlâ merkezde oluyorken, yerinden yönetimde merkezin böyle bir yetkisi olmuyor. Kendinden yetki meselesiyle, yetki genişliği meselesi bu iki kavram açısından önemli ve seçim beyannamesi açısından iyi şekilde vurgulanmış. Ancak beyannamede valilerin ve kaymakamların korunacağından da bahsediliyor. Demokratik özerklik açısından düşündüğümüzde bu mevkilerin demokratik özerk Türkiye’de hangi işlevlere sahip olacağı, hangi boşluğu dolduracağı önemli tartışmalardan bir tanesi. Bu mevkilere gerek var mı? Çünkü kaymakam ve valiler merkezin yereldeki yöneticileri olduğundan, merkezdeki yetkiler yerele devredildiğinden dolayı kaymakam ve valilere gerek kalmayacak. O yüzden vali ve kaymakamların demokratik özerkliğin içerisine entegre edilmeye çalışılmasını demokratik özerklik açısından anlamlı ve doğru bulmuyorum. HDP’lilerin kafasında valilerin görev ve yetki tanımları nettir ama seçim bildirgesinde ifade edilmemiş.

Demokratik özerkliğin ekonomisine gelecek olursak, neler söylersiniz?
Demokratik özerkliğe ilişkin yaptığım okumalarda şunu gördüm; çok ciddi bir kapitalizm eleştirisi var. Kapitalizmin sadece üretim biçimi olarak değil ulus devletle birlikte toplumsal formasyon oluşturduğuna ilişkin analizler var. Dolayısıyla demokratik toplumun ortaya çıkabilmesinin ön koşullardan bir tanesi; kapitalizmin aşılması deniliyor. Ancak demokratik özerklik paradigması da anti-kapitalizm olarak karşımıza çıkmıyor. Kapitalizm içerisinde alternatif adacıkların ekonomik anlamda nasıl yaratılabileceğine ilişkin tartışmalar var, bunu kendisine hedef koyuyor. Bu bakımdan demokratik özerkliğin ekonomik modelinin anti-kapitalist model olarak kavramsallaştırılmasını doğru bulmuyorum. Daha çok “alternatif modernite” olarak kavramsallaştırılmasının doğru olduğunu düşünüyorum. Demokratik özerklik, kapitalizmi ortadan kaldırmaya, yok etmeye çalışanların modeli değil, böyle bir derdi yok. Ya da bu derdin kendisi demokratik özerklik için siyasal olarak yapılabilir bir şey değil.

Bu modelin kapitalizmi aşıp, aşamayacağı da tartışılıyor?
Kapitalizmi nasıl ehlileştirebilir, sınırlandırabiliriz, kapitalizmin, sermayenin ve piyasanın bizim toplumsal ve siyasal hayatımız üzerindeki egemenliğini nasıl geriletebiliriz meselesi. Belki de neo-liberalizm çağında üzerine düşünülmesi gereken önemli konulardan birisi bu. Kapitalizmi bir devrim ile ortadan kaldırmak mı (ki bu olursa eyvallah)? Eğer bu olmazsa kapitalizme karşı nasıl başka stratejiler geliştirmek gerekiyor diye düşünmek gerekiyor. Burada komün, topluluk ekonomileri dediğimiz ekonomik modeller öneriliyor. Demokratik özerkliğin kapitalizm tahlilinde şu karşımıza çıkıyor: Kapitalizm aslında Sümer Rahip devletinden günümüze kadar el koyma rejiminin 16. yüzyılda ortaya çıkmış olan özel biçimi. Yani kapitalizmin tarihselliği var elbette ancak kapitalizm yepyeni bir şey ortaya çıkarmıyor, bir el koyma rejimi, dolayısıyla paranın merkezileşmesi ve kâra el koyma rejimi olarak tanımlanıyor. Kârın nereden ortaya çıktığı tartışması var. A birime üretilen bir ürün B birime piyasada satılıyor, dolayısıyla A ve B arasındaki fark kârdır diyor ve bu kâra kimin el koyduğu meselesini tartışıyor ve bu anlamda aradaki aracıları çıkartmanın kârı azaltacağını, ortadan kaldıracağını, ekonomiyi toplum için yapılan bir uğraş haline getirebileceğini söylüyor.

Bu ekonomik modeli mümkün görüyor musunuz?
“Neo-liberalizm koşullarında mümkün mü?” diye sormamız gerekiyor. Adorno’nun herkesin diline pelesenk bir sözü vardır; “Yanlış hayat doğru yaşanmaz” diye. Neo-liberalizm koşullarında yanlış hayatı doğru yaşayabilme imkânları yaratabiliyor muyuz? Çünkü bu aforizmasının kendisi bize bir toptancılık gibi siyasal sonuç ortaya çıkartıyor. Hayatın kendisi yanlışsa tamamen yanlıştır ve dolayısıyla bunun içerisinde doğru yaşanabilecek bir şey yoktur. Ama bu aforizmayı tersten kurmak gerekiyor. Yanlış hayatın içerisinde doğru yaşanılabilecek olan durumları bulmak ve yanlış hayata inat bir duruş sergilemek, doğru olanı ortaya çıkarmak ve bunun potansiyellerini yaratmak gerekiyor diye düşünüyorum. Bu anlamda kapitalizm, faşizm, ulus devlet koşullarında hayatı doğru, mümkün kılmanın mücadelesini veriyoruz ve bunun için uğraşıyoruz. Evet, orada topyekûn kapitalizmi ortadan kaldırma gibi durum söz konusu olmuyor ama havadan suya her şeyin ama her şeyin metaya dönüştüğü, yaşam alanlarımızın elimizden alındığı koşullarda bu metalaşma sürecine öz yönetim pratikleriyle, alternatif ekonomi pratikleriyle cevap verilebiliyor. Yoksa uluslararası ölçekte kapitalizmi ortadan kaldırma stratejisiyle hareket etmek bizi hareketsiz de kılabilir diye düşünüyorum. Bu bakımdan, demokratik özerkliğin önermiş olduğu ekonomik modelin yapılabilirliğine bakılması, denenmesi gerekiyor. Denendikten sonra olmuyorsa yapacak bir şey yok, hayat bir mücadele sürecidir, bu mücadele devam edecek. Şu an önümüzde strateji olarak bir model duruyor. Bu model yok olmaz deyip bir kenara bırakılmamalı, denenmesi gerekiyor.

‘Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ Kürt sorununun çözümünde nerede duruyor? Türkiye’de farklı cephelerden de duyuyoruz bunu. Kürt halkının taleplerini karşılar mı?
Yerel yönetimler özerklik şartı, merkezi devletlerin bu yapısının dönüşmesi açısından demokratikleşme adımı olarak görülebilir ancak sadece buradan bakmamak gerekiyor. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı bu yerelleşmeyi, adem-i merkezileşmeyi önerirken ya da devletler bu şartın altına imza atarken şunu da söylüyorlar; “yereller serbest piyasanın yeni aktörleri olarak ekonomik alana çıksın.” Dolayısıyla yerel yönetimler özerklik şartı sadece devletin merkezi yapısını değiştiren, dönüştüren bir anlaşma değil beri yandan da yerelin kendisini ekonomik bir birim, girişimci olarak görüyor. Yani kendi kaynaklarını kullanarak serbest piyasanın kapitalizmi içerisinde kendi kazancını sağlayan bir girişimci haline gelmesini istiyor.
Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, Kürt meselesi gibi devasa bir meselenin çözümüne ne kadar katkı sunabilir? Bu şartta yerel dillerin, kültürlerin, sembollerin kullanılması noktasında belediyelerin, yerel yönetimlerin yetkilendirilmesi gerektiği gibi detaylar söyleniyor. Bu anlamda liberal demokratik kapsama içeriğe sahip. Bunlar belki bir anlamda belediyelerin yönetimlerinde olursa dil, eğitim gibi sorunlar çözülebilir diyebiliriz ama kaynakları nereden yaratacak?

Neo-liberal sisteme entegre bir model yani…
Evet, entegre. Belediyelerin ellerinde dil, eğitim gibi yetkiler olsa bile şöyle bir durum ortaya çıkacak: Bu hizmeti verecek olan yönetim, merkezden bir kaynak almayacak. Dolayısıyla kendi kaynağını da yaratması gerekecek. Bu kaynağı da yaratamadığında ortaya sorunlar çıkacak. Diyarbakır belki bu kaynağı yaratabilir ama Hakkâri bu kaynağı yaratabilir mi? Örneğin Elazığ’da da Kürtler yaşıyor. Elazığ’da yaşayan Kürtlerin kolektif hakları belediyelere teslim edildiği zaman orada Kürtlere karşı bir belediye başkanı seçildiğinde bu hakları kullandırmak istemeyebilir ya da bu kolektif haklara karşı tutum sergileyebilir. Dolayısıyla ortada ulusal ve kolektif hakları kullanma sorunu olduğundan dolayı, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı bu sorunun çözümünde ideal modellerden bir tanesi değil ama demokratikleşme reformu olarak görülebilir. Buna itinayla yaklaşmak gerekiyor.

Model tartışmasını Demokratik özerklik ile Bölgesel özerklik tartışmasına da bağlayabiliriz. Aradaki farkı nasıl yorumluyorsunuz?
Bölgesel özerklik meselesi etnik-bölgesel özerklik olarak tanımlanan kavramlardan bir tanesi. Özerklik yetkilerinin toprak olarak belirli bir bölgede çoğunluk oluşturan gruba tanınmasıdır. Özerklik yetkileri elde etmiş bölge, etnik-kültürel özellikleri bakımından homojen ise sorun yok ancak heterojense orada sorunlar var. Farklı etnik ya da inanç gruplarının bu özerk bölgede nasıl temsil edilecekleri, siyasal karar süreçlerine dahil edilecekleri tartışılıyor. Bölgesel özerklik modellerinin aynı zamanda yeni azınlıklar yaratma potansiyelinden bahsediliyor. Bunun için farklı siyasal temsiliyet mekanizmalarının geliştirilmesi tartışmaları söz konusu. Bunlardan bir tanesi ortaklaşmacı demokrasi modeli. Belki buna kanton modelini de ekleyerek, Rojava’da uygulanan modelin kendisi bu sorunu bertaraf etmeye dönük bir model ortaya çıkartmayı deniyor ancak Suriye’nin durumu, savaş meselesi, Suriye’nin geleceğinin ne olacağı gibi belirsizliklerden kaynaklı olarak kanton modelinin kendisinin bir geçerli model olup olmadığını ileriki zamanda göreceğiz. Rojava modeli başarılı olursa Ortadoğu için çok önemli bir deneyim ortaya çıkaracak. Kürt hareketi, bölgesel özerklik talep etmiyor. Türkiye’nin tamamı için özerklikten bahsediyor, bu anlamıyla da demokratik özerkliği Türkiye’nin bir bölgesel devlete dönüştürülme modeli olarak da düşünebiliriz.

Röportajı sonlandırırken eklenebilecek ya da önümüzdeki dönem tartışılması gereken unsurlarını, bağlamlarını da sormak istiyorum…
Statü meselesine yeniden değinmek gerekiyor. Evet, demokratikleşme, kolektif haklar, insan hakları tartışmaları var ama diğer taraftan da Kürt meselesi gibi bir ulusal sorun var. Ulusal sorunların çözümü noktasında statü tartışması en önemli konulardan bir tanesi. Kürtler söz konusu olduğunda dört parçada 40 milyona yaklaşan bir nüfus söz konusu. Dört parçaya bölünmüş Kürtlerin, halk olarak kendi kendileriyle olan ilişkilerini nasıl kuracakları, kendilerini nasıl tanımlayacakları soruları ortada duruyor. Demokratik özerklik tartışmalarında statü tartışmalarının es geçilmemesi gerekiyor. HDP’nin bildirgesinde değinilmeyen önemli noktalarından bir tanesi de statü meselesi. Bir statü tanımının yapılması gerekiyor. İkinci nokta da demokratik özerkliğin daha çok tartışılmaya ihtiyacı olması. Çünkü Kürt siyasal hareketi öyle ya da böyle birlikte yaşama beyanında bulunuyor. Dolayısıyla birlikte yaşamak her bir birey için oldukça zordur. Birlikte yaşamak, ayrılmaktan daha zordur. Daha fazla tartışma, mekanizma gerektirir. Bu bakımdan birlikte yaşam gibi bir irade söz konusuysa herkesin birlikte yaşamaya ilişkin katkılarını ortaya koyması gerekiyor.

(Röportaj, dergimizin Kasım-Aralık sayısındaki ‘Neden, nasıl, ne zaman? Özerklik, öz yönetim’ dosyasındandır.)