Röportaj: Cumhur DAŞ

Özyönetim tartışmaları yeniden bir bölünmenin, çatışmanın parçası olarak tartışılıyor. Bu noktada Kürt hareketinin ortaya koyduğu özyönetim neyi tarif ediyor?
Biraz tarihsel arka plana bakmak gerekiyor. Kürtler yüzlerce yıl bu coğrafyada özerk yaşamışlar. Belki Osmanlı devleti ile ya da başka güçlerle birlikte ama kendi içlerinde özerk yaşamışlar. Yaşamlarını kendileri belirlemiş, kendi kararlarını kendileri almışlar. Bir boyutuyla ‘yarı özgür’ bir yaşam bu. Ancak Osmanlı Batıdan etkilenip merkezi devleti güçlendirme politikalarıyla yavaş yavaş cendereyi sıktıkça özellikle Kürdistan’da ilk isyanların tomurcuklarını görebiliyoruz. İkinci Mahmut döneminde yeni bir devlet organize edilirken, yeni bir ordu kurulurken, Kürtlerin birçok hakkının yavaş yavaş ellerinden alındığını görüyoruz. Kürtlerle Osmanlıların şöyle bir hukuku var; büyük savaşlarda asker veriyor, onun dışında asker vermiyor, vergi vermiyor. Kendi içinde aldığı kararları uygulayabilecek bir yapısı var. Bu durum ortadan kaldırılmak istenilince 1850’lerde patlama noktasına geliniyor. Kürt tarihinde ilk isyan diyebileceğimiz hareketin fitili ateşleniyor. İsyanın temel sebebi Bedirxan Bey’in o özerkliği yitirmemek istemesi ya da özerklik noktasındaki ısrarıdır. Ondan sonraki süreçler hep sancılı oluyor…
1800’lerin sonu 1900’lerin başına kadar çoğunlukla bir arada ama kaos içerisinde bir yaşam var. En nihayetinde Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte 1921 Anayasası’nda özerklik tanındı. Görüşmelerde buna dair Kürtlere söz verildiğini, hatta birçok gizli celsede bunların ortaya konulduğunu biliyoruz. Ama nihayetinde ulus-devlet paradigmasının gereği olarak bir müddet sonra Kürtler problem haline geldi. Ermeniler, Rumlar, gayrimüslimler gibi toplu tehcir ve katliamdan geçirilemeyecek kadar kalabalık bir topluluk olan Kürtler için şiddet ve asimilasyon politikaları devreye konuldu. Boyun eğdirme politikalarıyla uzunca bir süre asimile edileceği, taleplerinden vazgeçirileceği düşünülüyordu. Ama bu son 30 yılı aşkın süredir yaşadığımız gerçeklik de şunu gösterdi ki; bu mesele bu şekilde çözülmeyecek. Yani bastırmayla, ezmeyle, insanların taleplerinden vazgeçmesini sağlamanız mümkün değil.
Gelinen aşamada, özellikle son 10 yıldır Kürt özgürlük mücadelesinde şu soruldu: “Tamam da siz ne istiyorsunuz, sizin çözüm modeliniz nedir?” Bu 10 yıllık tartışmanın ortaya koyduğu temel realite Kürtler kendi topraklarında, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde, Türkiye devleti ile ilişkilerini koparmadan ama yerelde kararlarını verebildikleri, yaşamı örgütleyebildikleri, kendilerine dair belirleme haklarını yerine getirebildikleri bir yaşam istiyor. Buna ister otonomi, ister yerinden yönetimin güçlendirilmesi, ister özerklik, ister özyönetim diyelim. Gelinen noktada toplumsal bir talep haline dönmüş durumda. Özellikle devlet tarafından sanki bir gecede bu noktaya gelindi gibi bir algı yaratılmak isteniyor. Tabii burada altı çizilmesi gereken noktalar var.
7 Haziran seçimleri sonrası beklenti barış, çözüm, müzakere çalışmalarının sonuç vereceği, daha iyi bir atmosfer oluştuğu ve bunun akabinde Kürt meselesinin bir statüye kavuşturularak çözülmesiydi. Ama maalesef 7 Haziran sonrasında oluşan tabloyu hazmedemeyen başta Ankara’daki siyasi iktidar ve Cumhurbaşkanı, ülkeyi tekrar bir seçim atmosferine sokmak için her türlü yol ve yöntemi denedi.

Ancak hendekler çok tartışıldı…
Tam da oraya gelecektim. Burada işte iki husus öne çıkıyor. Birincisi, 20 Temmuz’daki Suruç patlaması. İşte bugün acısını çok taze ve derinden yaşadığımız Ankara’daki patlamanın öncüsü ve bir yerde ne kadar büyük bir tehdit ve tehlike ile karşı karşıya olduğumuzun göstergesi. Orada barış, kardeşlik ve bir arada yaşama iradesini savunan gençlerimizi kaybettik. Ve asıl olarak bu değerlere bir saldırı oldu. Bugün bunu Ankara katliamıyla beraber daha iyi değerlendirebiliyoruz. Aslında 5 Haziran Diyarbakır patlamasında da durum böyleydi. İkincisi, 24 Temmuz’da, Amerika ile Türkiye’nin İncirlik konusunda anlaştığı, Türkiye’nin de IŞİD’le mücadelede hem etkili bir biçimde yer alacağı, hem de kendi hava sahasını kullandırtacağı kamuoyuna yansıdı. 24 Temmuz gecesi Türkiye’den kalkan savaş uçaklarının IŞİD’i bombaladığı belirtildi. Oysaki gecenin ilerleyen saatlerinde savaş uçaklarının Kandil’i, Güney Kürdistan’daki PKK kamplarını bombaladığı ortaya çıktı. Bu bir anda Kürtleri, aynı zamanda Türkiye’de yaşayan herkesi şok etti. Barış ve müzakereye olan inanç tam bitmemişken böyle bir gelişme yaşandı.
Şimdi belki Kürtler özyönetimi daha orta ve uzun vadede tartışarak, toplumu hazırlayarak, örgütleyerek, mücadele yürüttükleri, ortak kadere sahip oldukları yapılarla birlikte bunu paylaşmayı tercih edeceklerdi. Ama 24 Temmuz bombalamasından sonra hızlı bir biçimde özyönetim talepleri daha görünür kılınmaya, ilanlar gelmeye başladı. Aslında bu bir yerde operasyonlara ve yaşanan gelişmelere karşı Kürtlerin doğal ve hızlı tepkileriydi. Tabii bu tepkiye karşı maalesef güvenlik güçlerinin yöntemi, bildiğimiz yöntemlerdi. Refleks yine mahallelere zırhlı araçlarla girmek, insanları gözaltına almak, belediye başkanlarını tutuklamak, hatta ağırlaştırılmış müebbetle yargılamak oldu. Basın açıklamasına katılmış diye şu anda onlarca insan en ağır ceza olan ağırlaştırılmış müebbetle yargılanıyor. 2009’daki KCK operasyonlarına benzer şekilde bir gözaltı ve tutuklama furyası başlatıldı. Bu ise kendini savunma durumunu geliştirdi. Gençler açısından polisin zulmüne karşı kendi mahallesini, sokağını savunma içgüdüsü öne çıktı. Özyönetim tartışmasında öne çıkması gereken halkın, o mahallede yaşayan insanların nasıl yaşayacağı, kararlarını nasıl alacağı, geleceklerini nasıl inşa edecekleri, yani devletin yönetiminden farkının ne olacağı vb soru ve sorunlar olması gerekirken, bunun yerine hendekler, barikatlar öne çıktı. Sokağa çıkma yasaklarıyla birlikte çatışmalar yaşandı. Neticede özyönetim ve şiddet, özyönetim ve hendek yan yana görüldü. Tabii bu seçimle de son derece alakalıdır. Ana hedef hem özyönetim talebini gayrimeşru, hukuk dışı bir pozisyona getirmek, hem de seçim öncesi özellikle seçimde etkili bir pozisyonda olabilecek mekanizmanın işlevsiz hale getirilmesidir.

Tartışıldığı için sormak istiyorum. Çözüm açısından demokratik özerklik ya da özyönetim, bağımsızlığı yadsıyan bir noktada mı duruyor, yoksa bağımsızlığa giden noktada ara bir durak olarak mı görülüyor?
Bu ‘90’larda da kısmen tartışılan bir meseleydi. Yani, “Siz bunu söylüyorsunuz, ama kafanızın arkasında bağımsız bir Kürdistan tahayyülü var. Bunu bir kerede söyleyemiyorsunuz, böyle bir ara durak var” deniliyordu. Birincisi, şu tespiti yapmak lazım: Biz halkların kendi kaderini tayin hakkına inanan insanlarız. Kurumlarımız, siyasi partilerimiz de buna inanıyor. Onun için bizimkisi sadece bir öneridir. Ama bir halk nasıl yaşamak istiyorsa öyle yaşar.
İster federasyon, otonomi der, isterse de özgür, tamamen bağımsız bir devlet içerisinde yaşamak ister. Biri diğerinden daha makbuldür diyemeyiz. Bu bizim bir önerimizdir. Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın realiteleri, içerisinde bulunduğumuz tarihsel süreç, yani zaman mekân ilişkisi açısından baktığımızda en uygun formül, bu ülkenin sınırları içerisinde bir arada yaşamaktır. Yani Türkler ve Kürtler, daha doğrusu Türkiye’de yaşayan birçok etnik, siyasal grup birbiriyle çok farklı bir hukuk geliştirdiler. Bu sadece 90 yıllık bir şey değil, yüzlerce yılın getirdiği bir arada yaşamanın hukukudur. Kürtler bu 30 yıllık savaş döneminde Türklere karşı, daha doğrusu Türkiye’de bu savaşı yürüten devlet aygıtının dışında hiç kimseye karşı bir tepki geliştirmediler. Devletin bu kadar manipülatif yaklaşımına rağmen, çok lokal olaylar hariç, ben Türkiye halklarının da Kürtlere, Kürt mücadelesine karşı bir pozisyon almadığını düşünüyorum. Hele bu son üç aydır yaşadıklarımız, özellikle asker ve polis cenazelerinde savaşa karşı ciddi bir tepkinin çıkmış olması, ailelerin bu konuda yeni bir dil geliştirmiş olmaları umut vericidir. Bu, savaşa karşı cephenin büyümesi anlamına geliyor.

Biz yaşadığımız bu tarihsel süreç açısından da Kürt meselesinin bir statü sorunu olduğunu düşünüyoruz. Yani sadece bireysel yurttaş hakları üzerinden bu sorunun çözülemeyeceği görüldü. O açıdan kolektif hakların devreye girmesi lazım. Bu da kabaca, bir statüdür. Bu coğrafyada kendi kimliğiyle karar mekanizmaları içerisinde yer alabilmektir. Bu sadece Kürt olarak değil, Ermeni, Laz, kadın, ötekileştirilen, emekçi olarak herkes kendi kimliğiyle bu coğrafyada yönetim erkinin parçası olmalıdır. Hatta o yönetim erkini, iktidarını tamamen halklaştırmaktır. Yani bizim birinci önceliğimiz bu. Rojava’daki durum bunun son derece de gerçekçi olduğunu bize gösterdi. Kürtler açısından iki örnek var. İlki Irak’taki
örnek. Daha çok uluslararası güçlerle ortaklaşılmış, belli anlamda yaşadığı coğrafya ile steril, birbirinden kopuk hatta birbirinden tecrit halinde (yani Kürtler, Araplar diğer gruplar şeklinde), daha çok Batı modernitesini kendine örnek alan bir uygulama var. Ama diğer tarafta bir de Rojava var. Kendi öz gücüne güvenen, kendi bulunduğu coğrafya üzerindeki tüm topluluklarla bir arada yaşamayı tercih eden ve onlarla hiçbir zaman bağını koparmayan, birbirini izole etmeyen tam aksine iç içe geçmeyi tercih eden ve tabandan tavana hem emek, üretim, mücadele, hem de paylaşım noktasında bunu önceleyen bir tutum var. Kürtlerin en büyük nüfus ve coğrafi büyüklüğü Türkiye’dedir. Türkiye’deki Kürtler de gönül bağıyla Rojava’daki tabloyu çok yakından takip ettiler. Mücadelenin bir parçası oldular, sınırda aylarca beklediler, gençlerine ve çocuklarına, her türlü maddi ve manevi imkânlarını sundular. Dolayısıyla Rojava’daki tablo bize daha gerçekçi olanın bu olduğunu gösterdi. Rojava’ya gittiğiniz zaman Qamışlı’da Suriye bayrağını, devletin görevlilerini görürsünüz. Hiçbir güçleri kalmamasına rağmen oradaki yerel dinamikler bunu önemsedikleri için varlar. Benzer şekilde Türkiye’de de Kürtlerin, Karadeniz’deki devrimcilerle, Akdeniz’de, Ege’de insan hakları, kadın mücadelesi ve demokratik bir ülkede yaşama özlemi içerisinde olan insanlarla birçok ortak idealleri var.

Siz de ifade ettiniz, “Kürt meselesi bir statü meselesidir” dediniz. Ancak Diyarbakır’da 18-19 Eylül’de “Hep birlikte özyönetime” sloganıyla düzenlediğiniz toplantıda, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na işaret ettiniz. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, Kürt halkının taleplerinin karşılanmasında yeterli olacak mı? Kastınız nedir?
Bunlar mekanizmalardır. Özyönetim meselesini üç başlıkta ele almak lazım. Bir, yaşadığımız ülkede savaş ve çatışma var. Bunun karşısında özyönetim Kürt meselesinin çözümünde önemli bir araçtır, barışın anahtarıdır. İki, benzer çatışmalı süreçlerin bitirilmesinde son derece etkili olmuştur. Üçüncüsü, bizim bir yaşam felsefemiz var. Yani bu kadar merkezi katı devlet uygulamalarının bütün sorunların kaynağı olduğunu da biliyoruz. Meclislere, halka, toplumun tüm dinamiklerine devletin bu gücü dağıtılmalıdır. Devlet iktidarı bu anlamda parçalanmalı ve bütün toplumsal yapıya dağıtılmalıdır. Şimdi bunu liberal yöntemlerle yapanlar var. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, bu anlamda liberal demokrasinin ortaya koyduğu bir yöntemdir. Biz şunu söylüyoruz; bunu bile deneyerek sorunun çözümünde önemli bir mesafe kat edebiliriz. Bu ülkede Kürt meselesi karşında olumsuz pozisyon alan kişilerin bile bunu reddetmemesi gerekir.
Şimdi burada, birinci öncelik çatışmaların sonlandırılmasıdır. Ama, “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı Kürt meselesini tamamen bitirir, bu uygulandığı andan itibaren Kürt meselesi diye bir şey kalmaz” diye elbette düşünmemek lazım. Bu sadece önemli bir adımdır. AKP, 2004’te Kamu Yönetimi Temel Yasası diye bir yasa çıkarttı ve burada merkezin birçok yetkisini yerellere devretti. Ama bunu hayata geçirmedi, cumhurbaşkanı veto edince ortadan kaldırdı. Şimdi 1 Kasım seçimleri sürecinde AKP’nin tekrardan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki çekinceleri kaldırıp, uygulama sözü vererek bunu seçim vaadi haline getirdiğini görüyoruz. Davutoğlu bunu deklare etti. Biz bunu geçmişte yapıyor olsaydık, bu mesele bu kadar derinleşmeden çözebilirdik. Bugün bu noktadayız. Ama savaş devam ederse, Ortadoğu’daki gelişmeler böyle sürerse, Rus uçakları Suriye semalarında dolaşırsa, Amerika yeni konumlamalara girerse, uluslararası güçler bu bölgeye yeni müdahalelerin arayışı içerisine girerse, Türkiye’deki Kürt meselesinin nereye gideceğini hiç birimiz bilemeyiz. Onun için biz bu aşamada, kalıcı bir çözüm olmasa bile, özyönetimin, durumu belli bir noktada stabil hale getiren bir çözümün adresi olabileceğini düşünüyoruz. Ve bunu ağırlıklı olarak Kürtler ve Kürdistan için önemsiyoruz. Ama sadece burayla sınırlı kalmasına da gerek yok. Türkiye’nin tamamı için uygulanabilir bir model haline getirilebilir.

Bir yanda ulusal sorunun çözümü var, diğer yanda yerellerin demokratikleşmesi… Batıda bu uygulanabilir mi?
İki nokta önemli. Artık ulus devlet dünyada aşıldı. “Bir ulusun bir devleti olsun” meselesinin artık bir geçerliliği kalmadı. İkincisi, Türkiye toplumu açısından 90 yıllık cumhuriyet geleneğinin bu şekilde sürdürülebilirliği kalmamıştır artık. Yani Kürt meselesi olmasa bile bu sistemin böyle devam etmesi zordur. Ankara’nın gücünün topluma yayılması lazım. Bu toplumun üzerinden silindir gibi geçen katı devlet anlayışını dağıtmadığımız sürece diğer sınıfsal, siyasal, ideolojik mücadelelerimizde de bu katı devletin ceberut yaklaşımlarıyla karşılaşırız. Bu İslamcısı, sosyalisti, ekolojisti açısından da bir tehlikedir. İzmir,
Çanakkale, Karadeniz, Marmara, Akdeniz buna uzak değil. Toplumsal özelliklerini korumuşlar ve devletin o kirli anlayışından azat biçimde yaşıyorlar. Ama Ankara’nın demokratik bir yapıya kavuşturulması kolay bir süreç değildir. Bunun yöntemi bölgelerin, yerellerin kendi ruhuyla bir arada olmasıdır. Bu sistemi bence köşeli koymamak lazım. Bölge meclisleri, şehir meclisleri ya da bölgesel birlikler olsun. Buna o yörede yaşayan insanlar karar versin. Biz toplum mühendisliği yapmayalım. Her şeyi belirlersek devletten farkımız kalmaz.

Kürdistan’da bazı yerlerde özyönetimler ilan edil- di. Buradaki tartışmalar bitti mi?
Bu tamamen tartışmanın sürdüğü bir süreçtir. İlan edilen yerlerde de henüz tartışmanın bitmediğini görmek lazım. Oralarda bile tartışmalara biz daha yeni başlıyoruz. Özyönetimde kültür, sağlık, eğitim hizmetleri nasıl olacak? Komünal ekonomiyi nasıl örgütleyeceğiz, kooperatifleri nasıl geliştireceğiz? Tarımı, hayvancılığı organik, yaşamı, ekolojik yaşamı nasıl ele alacağız? Kadının şiddetten korunması için özyönetim nasıl tedbirler alacak? Bir çocuğun madde bağımlılığına düşmemesi için özyönetim nasıl işleyecek? Toplumsal kurallara uymayanlara nasıl yaptırımlar uygulayacağız? Bunlar cevaplaması kolay sorular değil. Sonuçta biz hayalci olamayız. Toplum yaşayan bir dinamiktir. Toplumun bu dinamiğinin bu süreçte mutlaka etkin bir şekilde işin içerisinde yer alması gerekiyor. Bunlar, üzerinde uzun süre tartışılması gereken konular. Ben kişi olarak da böyle hazır bir formülü insanlara hap gibi yutturarak, “özyönetim budur” denilmesinin son derece yanlış olduğunu düşünüyorum. Karşı çıktığımız bir şeydir. Öyle yaparsak devlet anlayışından çok da uzak hareket etmemiş oluruz.

Çözüm için tekrar masa kurulursa, tartışılan konuların başında özyönetim mi olur?
Kesinlikle bu olacak. Çünkü Dolmabahçe mutabakatı ve İmralı görüşmelerinin ana gündemi buydu. Yoksa soyut olarak neyin barışını yapacağız? Yeniden barış süreci başlayacaksa –ki, başlamalıdır– bu, özyönetimden başlayarak olmalıdır. Kürtler bunun için mücadele etti ve mücadele etme kararlılıklarının arttığı bir noktadayız. Özyönetim meselesinin hangi koşullarda hangi yöntemlerle uygulanacağı konuşulmalıdır. Ve bu tüm yurttaşların bilgisi ve onayı dahilinde yapılmalıdır. En nihayetinde geleceğimiz belirleniyorsa herkesin söz söyleme hakkı vardır.

(Röportaj, dergimizin Kasım-Aralık sayısındaki ‘Neden, nasıl, ne zaman? Özerklik, öz yönetim’ dosyasındandır.)