Fehim IŞIK

Kürtlerde özerkliğin kısa tarihçesi
Özerklik kavramı Kürtler için yeni değil. 1908’lerden sonra baş gösteren bağımsızlık yanlısı hareketlerden sonra 1945’te kurulan ilk modern Kürt partisinin programında özerklik talebi Kürtçe xwedmuxtari olarak geçiyordu. Qazi Mıhemed’in liderliğini yaptığı İran Kürdistan Demokrat Partisi (PDK-İran) ‘xwedmuxtari’nin temel sloganını da “İran’a Demokrasi, Kürdistan’a Özgürlük” olarak benimsemişti. Bu partiden bir yıl sonra Mele Mustafa Barzani’nin lideri olduğu Irak Kürdistan Demokrat Partisi (PDK-Irak) de, statü olarak “xweseri” olarak tanımlanan ama günlük yaşamda ağırlıkla otonomi kavramının kullanıldığı bir talebi statü olarak benimsemişti.
PDK-İran, kuruluşundan kısa bir süre sonra değişen konjonktürü de dikkate alarak Doğu Kürdistan’ın bir bölümünü kapsayan Mahabad bölgesinde Mahabad Kürdistanı Cumhuriyeti’ni kurdu. Parti programında her ne kadar otonomi savunulsa da, yaşam karşılarına İran’ın bütünlüğünden bağımsız bir bölgeyi çıkardığında bunu reddetmediler. Elbet, bütünlüğü de zorladılar. Ancak 1946’nın Ocak ayında kuruluşu ilan edilen bu Cumhuriyet, Sovyetler Birliği’nin desteğini çekmesiyle sadece 11 ay yaşayabildi. Uzun yıllar Doğu Kürdistan’da etkin bir kavgayı sürdüren PDK-İran, 2003 yılının sonlarına kadar da
özerkliği savunuyordu. Bölgesel koşulların değişmesiyle birlikte bu parti de ‘güneyli’ ve ‘kuzeyli’ farklı partilerin yolundan giderek federasyonu savunmaya başladı. 2004 yılının başlarında yaptığı kongresinde de programını değiştirerek “Demokratik İran, Özgür Federal Kürdistan” sloganını temel slogan olarak kullanmaya başladı.
Güney Kürdistan’da PDK-Irak ve diğer Kürt örgütleri 1992 yılına kadar otonomiyle ilgili programatik taleplerini değiştirmediler. İşin ilginç yanı PDK-Irak otonomiyi savunurken, Güney Kürdistan’ın resmen tanınmış otonom bir bölgesi vardı. Saddam ile Mele Mustafa Barzani arasında 11 Mart 1970’te imzalanan anlaşma ile otonomi kabul edilmiş, Kürdistan Parlamentosu’nun kuruluşu ilan edilerek Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını otonomi
üzerinden kullanması kabul edilmişti. Adı otonomi olmasına rağmen federasyona yakın özellikler içeren bu anlaşma, İran ve Irak devletlerinin 1975 yılında imzaladığı Cezayir Antlaşması sonrasında kadük duruma düştü. PDK-Irak 1975’teki yenilgiden sonra bir müddet silahlı mücadeleden çekilince 1975’te kurulan Kürdistan Yurtseverler Birliği (YNK) kuruluşunu ilan ederek silahlı mücadeleyi devraldı. Bu arada Saddam da boş durmayarak adı PDK-Irak olan bir başka partiyi dönemin müsteşarlarına, yani korucu- larına kurdurdu ve tüm üyelerini göstermelik bir seçimle Bağdat’ın atadığı Kürdistan Parlamentosu’nu da onlara devretti. PDK-Irak’ın silahlı mücadeleden çekilmesi çok uzun sürmedi. 1976 yılında PDK-Irak peşmergeleri yeniden Kürdistan dağlarına döndü. O güne kadar “Irak’a Demokrasi, Kürdistan’a Otonomi” sloganını şiar edinen PDK-Irak da dahil Irak’taki Kürt örgütleri, bu gelişmeler sonrasında sloganlarını değiştirerek “Irak’a Demokrasi, Kürdistan’a Gerçek Otonomi” sloganını benimsemeye başladılar.
Saddam’ın 1990 yılının Ağustos ayında Kuveyt’i işgali sonrasında durum değişti. 1991 sonrasında Kürtler bölgeyi fiilen yönetmeye başladılar. Bu dönemde tüm Kürt örgütleri programlarını gözden geçirmeye başladılar. PDK-Irak ve YNK, 1993 yılındaki kongrelerinde taleplerini Federasyona dönüştürüp 1994 yılında da Kürdistan Federe Yönetimi’ni ilan ettiler. Irak’taki diğer Kürt örgütlerinin de büyük çoğunluğu federasyonu savundular. Çok az sayıda örgüt bağımsızlığı savunuyordu ve bunların da Kürdistan’ın yönetimindeki payları yok denecek kadar azdı. Kürtlerin federasyonu benimseyip ilan etmeleri, Saddam’ın iktidardan gitmesinden sonra 2005 yılında kabul edilen yeni Irak Anayasası ile resmileşti.

KUZEY’DE İLK ÖRGÜTLENMELER VE BAĞIMSIZLIKÇI ÇİZGİ

Kürdistan’ın kuzeyinde durum tersinden bir seyir izledi. 1965 yılında kurulan Türkiye Kürdistanı Demokrat Partisi (PDKT) her ne kadar PDK-Irak’ın etkisinde kalarak özerkliği savunsa da, 1970’lerin ilk yarısında soldan etkilenerek örgütlenen tüm Kürt
örgüt ve partileri ağırlıkla bağımsızlığı savunuyordu. 1970’lerin sonlarına yakın PDKT’nin devamı niteliğinde olan Kürdistan Ulusal Kurtuluş (KUK) hareketi de bağımsızlığı ve sosyalizmi benimsediğini açıkladı. O yıllarda bir tek, sonradan adını Kürdistan Sosyalist Partisi (PSK) olarak değiştiren Türkiye Kürdistanı Sosyalist Partisi (TKSP/Özgürlük Yolu) federasyonu savunuyordu. 12 Eylül öncesinde Kuzeylilerin son kurduğu parti Kürdistan İşçi Partisi (PKK) oldu. Abdullah Öcalan liderliğinde kurulan PKK, 1978’de Lice’nin Fis köyünde yaptığı kuruluş kongresinde kabul ettiği Kürdistan Devriminin Yolu adlı program niteliğindeki manifestosunda, “Bağımsız Birleşik Sosyalist Kürdistan” şiarını benimsemişti.
Dönemin Kuzeyli Kürt partileri arasında ağırlıkla “Hangimiz daha çok bağımsızlıkçıyız, hangimiz daha çok Marksist-Leninist’iz” biçiminde özetleyebileceğimiz bir bakış açısı egemendi denebilir. Bu dönem, programı yaşama geçirmekten öte programla kitleleri eğitip yanlarına çekme eğilimi hâkimdi Kürt örgütlerine. Bu nedenle Kürt örgütleri arasında kıyasıya bir rekabet de vardı.
Kısaca Rojava’ya da değinmekte yarar var. Rojava, esasen Güney ve Kuzey Kürdistan üzerinden şekillenen siyasal çizgiler üzerinden taleplerini öne çıkardı. Bu anlamıyla 19 Temmuz 2012 Kobani Devrimi’ne kadar talepleri ve mücadelesi ile pek öne çıkmayan Rojava, yani Batı Kürdistan bu tarihten sonra esasen talebi somutlaştırıp yaşama geçirme konusunda Kuzeyli bakış açısının da laboratuarı oldu denebilir. Çünkü Rojava, Kuzey Kürdistan’da hâlâ 4 alan üzerinden tartışılan Demokratik Özerklik / Demokratik
Öz Yönetim modelinin, tüm alanları itibarıyla pratize edildiği coğrafyadır.

12 EYLÜL VE DEĞİŞEN DENGELER
12 Eylül birçok dengeyi değiştirdi. 1984’te silahlı mücadeleye başlayan PKK, 1990’ların başından itibaren giderek etkili olmaya, bununla bağlantılı olarak da reel siyaseti öne çıkarmaya, taleplerini de bu doğrultuda şekillendirmeye başladı. Elbet diğer Kuzeyli Kürt örgütleri de gelişmelerden etkileniyordu. Birçok örgüt 1990’lardan sonra giderek federasyonu benimserken, PKK de 1999’lara kadar ciddi bir programatik değişiklik yapmadan ‘ortak demokratik cumhuriyette birlikte yaşamı’ savunmaya başladı, bunun yaşama geçmesi için de diyaloğu zorladı. 2000 yılında yaptığı 7. Kongre’de ise Demokratik Dönüşüm ve Birlik Manifestosunu kabul ederek, bağımsızlıktan programatik olarak da vazgeçti. İlk etapta Demokratik Cumhuriyet, sonrasında Demokratik Konfederalizm, nihayetinde ise görüşlerini öz savunmayı da içeren Demokratik Özerklik / Demokratik Öz Yönetim olarak somutladı.

STATÜ TARTIŞMALARI LEGAL PARTİLERE DE SİRAYET ETTİ

Yasaklı Kürt partileri arasında yaşanan bu şekillenmeler 1990’da HEP ile birlikte yasal zeminde örgütlenen Kürt örgütlerini de etkiliyordu. Nüans farkları olmakla birlikte Demokrasi Partisi’nden (DEP) sonra ayrışan Kürt kimlikli legal partilerin bir kısmı federasyonu, bir kısmı ise özerkliği savunmaya başladı. En temel farklılaşma ise Barış ve Demokrasi Partisi’nden (BDP) sonra yaşandı. İlk kez BDP, özerkliği Türkiye’nin en geniş kesimine yayan ve ülkeyi somut olarak 25 özerk bölgeye ayıran bir çalışmaya imza attı. Bu partinin yer yer pratize etmeye çalıştığı çalışma, Halkların Demokrasi Partisi’nin (HDP) kuruluşundan sonra bir anlamıyla bu partiye devredildi. HDP özerklik tartışmalarını pratize etmekte sıkıntı yaşasa bile Türkiye’nin bütününde yaşama geçirecek bir programa imza atarken, bölgeye özgü olarak kurulan ve daha çok kadro partisi olarak örgütlenip yerel yönetimleri şekillendirmeyi esas alan Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) ise demokratik özerkliği yerel yönetimler ve bölgedeki tabanı üzerinden yaşama geçirecek pratik yaklaşımları zorlamaya başladı.

DEVLETİN YAKLAŞIMI; FİKREN KABUL VE PRATİK DÜŞMANLIK
Özerkliğin bugünkü boyutuyla yeniden gündeme gelmesi, tartışılması esas olarak 28 Şubat 2015’te Dolmabahçe Sarayı’ndaki masanın devrilmesinden sonradır. Erdoğan 7 Haziran seçimleri öncesinde süreci buzdolabına koyduğunu ilan edip masayı devirdikten sonra demokratik özerklik projesini de kriminalize etmeye başladı. Erdoğan’ın işaret etmesiyle tüm yandaş basın, hükümet ve AKP yetkilileri üstüste gelen seçimleri de gözeterek, Kürtlerin demokratik özerklik talebini ‘bölücü’ bir proje gibi göstermeye başladı ve bu proje üzerinden de esasen HDP’yi vurmaya niyet ettiler.
Bir ara anekdotla yaşananlara değinip yeniden konumuza dönelim.
Demokratik özerkliği 2009’lardan sonra esasen devlet de tartışmıyordu. Bir diğer deyimle 2009’da başlayan Oslo Süreci’nde de, 2013’te başlayan Demokratik Çözüm Süreci’nde de dönemin hükümetleri farklı bir formülasyonla olsa bile merkezi yönetimin yetkilerini kısıtlayan, yerel yönetimlerin güçlendirilmesini esas alan, sonuçta yerelin kendi kararlarını alabileceği bir mekanizmanın yaşama geçirilmesine karşı çıkmıyordu. Dört ana alan üzerinden belirlenen bazı başlıklar, örneğin bölgesel yönetimin sembolü olacak bayrak, bölgesel yönetimin merkezi olacak parlamento ve bölgesel yönetimin başkenti başlıkları Kürt hareketi tarafından daha 2009’da müzakerelerin şekillenmesi ve sürecin tam silahsızlanma ile sonuçlanması dönemine bırakılmıştı. Ancak diyalog ve müzakere süreçlerinin bir tarafı olan Kürt hareketi, bu başlıklar dışında ‘dördüncü alan’ olarak tarif ettiği adımları yaşama geçirmeye, bir anlamda demokratik özerkliğin inşasını sağlamaya dönük adımları atmaya kararlıydı. Peki, devletin de bildiği ve görüşmelerin sürdüğü dönemde ciddi bir karşıtlık geliştirmediği bu adımlar neydi?
Örneğin köy ve sokak komünlerinin kurulması, mahalle ve kent meclislerinin inşası, halkın kendi bütçesini belirleyebilmesi, dil, kültür, edebiyat alanında ki çalışmalarla devletin cimri davrandığı hak temelli başlıklarda alternatif modellerin geliştirilmesi ve yaşama geçirilmesi, anadilinde eğitimin ve nitelikli sağlık hizmetlerinin verilmesi gibi adımları Kürt hareketi 2009’da Demokratik Toplum Kongresi (DTK) üzerinden, daha sonrasında ise hem DTK, hem de DBP üzerinden yaşama geçirme yönünde pratik bir hareketlilik içine girdi. Yani özcesi, devlet tüm bunları biliyordu, daha da ötesi, bunları Kürt hareketi ile görüşmelerinde bir pazarlık unsuru olarak gündeme de getiriyordu.
Şimdi yeniden konumuza dönersek…

DEVLET, KÜRTLERİ KRİMİNALİZE ETME AMACINDA
Dediğimiz gibi, barışçıl geçişi esas alan ve birlikte yaşamın formüle edildiği bu süreç Erdoğan’ın müzakere masasını devirmesiyle 2011 ve 2012 yıllarında olduğu gibi yeniden kriminalize edilmeye başlandı. Bununla birlikte topluma farklı yaklaşımlarla empoze edilerek, kitleler üzerinde bir korku oluşturulması da hedeflendi. Sürecin yeniden şiddete taşınmasıyla birlikte, bu taleplerin dillendirilmesi, yer yer pratize edilmesi gerekçe edilerek bir kez daha siyasal kadroların, parti yöneticilerinin, yerel yöneticilerin tutuklandığı, görevden alındığı bir cadı avına dönüştürülmeye başlandı.
Şu bir gerçek. Hiçbir siyasal dönüşümde tam olarak bir toplumsal karşılık aranmaz, aranmamalı. Özellikle müzakere süreçlerinin yürütüldüğü çatışmalı toplumlarda, atılan adımların toplumsal karşılığının olmasından öte yaşama geçtiğinde yaratacağı olumlu/olumsuz etkiler düşünülür. Birçok müzakere sürecinde de bu böyle olmuştur. Taraflar, toplumun farklı noktalarını bütünleştirecek, çatışmayı en asgariye indirecek ve giderek toplumu atılan adımlara ikna edecek, benimsetecek yaklaşımları esas almıştır. Bakış açılarındaki ciddi farklılıklara rağmen, Türkiye’de de süreç programatik olarak böyle tasarlanmıştır. Taleplerin benimsenmesi ve yaşama geçirilmesi bazında Kürt toplumunun olumlu anlamda ileri bir noktada olduğunu söyleyebiliriz. Siyasallaşan ve giderek siyasal taleplerini artık daha cesur bir biçimde dile getiren Kürt toplumu, açıktır ki devletin kendilerini eski anlayışla yönetmesinin mümkün olmadığını görüyor. Bu yönüyle, toplumun önemli bir kesimi özerklikten bağımsızlığa kadar giden bir skalada kendi kaderini tayin hakkını savunuyor; toplumun büyük bölümü ise müzakereye öncülük eden Kürt hareketinin etkisiyle demokratik özerkliği, son dönemdeki söylemiyle demokratik öz yönetimi savunuyor. Ancak aynı şeyi Türkiye’de hükümetin ve Kürtlere yönelik taleplerin yaşama geçirilmesini istemeyen siyasal yapıların etkisindeki kesimler için söyleyemeyiz. Bu kesimler her ne kadar siyasal şekillenmeye bağlı olsa da Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana yaşama geçirilen red, inkâr ve asimilasyon politikalarının etkisiyle Kürtlerin kendilerini yönetebileceği her formülü bölünme ile eşdeğer görüyor. Elbet bunda, Kürt hareketini ve onun taleplerini öcü gibi göstermenin payı da var. Bir diğer deyimle HDP dışında parlamentoda temsil edilen siyasi partiler Kürt halkının taleplerine açık olmadıkları için toplum da onların etkisinde kalarak Kürt toplumunun, Kürt siyasal hareketlerinin taleplerine düşmanca yaklaşabiliyor.

KÜRT HAREKETİNİN EKSİK YANLARI, BELİRSİZLİKLER…
Peki, tüm bunlara rağmen Kürt hareketinin yaşanan süreçte neden olduğu olumsuzluklar yok mu? Elbet, yaşanan tartışmaların hem ideolojik, hem de pratik yönlerinde hâlâ tam anlamıyla belirgin olmayan noktalar var. Örneğin, HDP/HDK ile DBP/DTK açısından ortaya çıkan farklı yaklaşımlardaki karmaşa henüz aşılabilmiş veya hitap ettikleri toplumsal kesimlerde aynı oranda pratize edilebilmiş değil. DBP, son yaptığı “Yerel Yönetimler Öz Yönetimleri Tartışıyor” konferansında özetle öz yönetimin altyapısını örgütlediği 4. alanla ilgili adımları atmaya devam etmeyi kararlaştırırken, diğer başlıkların yaşama geçirileceği müzakere sürecinin yeniden başlamasını ise bir siyasal talep olarak öne çıkardı. Bu durum, açıktır ki ‘bölgesel özerkliğe’ karşılık gelen bir yaklaşımdır. Türkiye partisi olduğunu belirten, 6 milyon oy almış HDP ise henüz Türkiye’nin bütününe hitap eden somut bir projeyi toplumun en azından kendisine oy veren kesimlerine benimsetme, onları ikna etme konusunda yeterli olamamıştır. Buna biraz da HDP içindeki bileşenlerin farklı bakış açıları da etki etmiştir. Büyük çoğunluğu ile DBP’yle aynı tabana dayanan HDP’nin bir yanıyla pratik, öte yanıyla ise coğrafi etki alanından kaynaklı, bir bölümünün de ideolojik kökenli olduğu açık farklılık, elbet aşılması gereken bir sorun olarak karşımızda duruyor.
Bir diğer sorun ise çatışmaların yoğunlaştığı 23 Temmuz 2015 sonrasında bazı kasaba ve mahallelerde ilan edilen öz yönetimlere dönük yaklaşımlardaki farklılıklardır. Daha önceden oluşturulduğu bilinen kent ve mahalle meclisleri aracılığı ile yapılan bu ilanlara, kısmen yerellerin seçilmiş yöneticileri de dahil oldular. DBP’nin yaptığı “Yerel Yönetimler Öz Yönetimleri Tartışıyor” konferansındaki somut şekillenmeden önce yapılan bu ilanlar, görünen o ki çatışmalı alanlardaki hâkimiyet mücadelesinin de bir yansımasıydı. Oysa KCK de dahil geniş bir kesim her ne kadar savaş şiddetlense bile sorunun silahla çözülmeyeceğinin altını çiziyordu. Böylesi bir anlayışın Kürt hareketine egemen olmasına rağmen öz yönetim ilanlarının bölgedeki çatışmalı alanlarda kent ve mahalle meclisleri aracılığıyla yaşama geçirilmek istenmesi devletin eline kullanabileceği kozlar da veriyordu. Bu karmaşa, kısmen “Yerel Yönetimler Öz Yönetimleri Tartışıyor” konferansından sonra aşıldı. Ancak devlet buna rağmen, öz yönetim ve buna bağlı olarak da öz savunmayı, süreci kendi lehine çevirmenin bir aracı olarak kullanmaya devam etti. Bununla da yetinmeyip yaşananları HDP’yi kriminalize etmenin, onun oylarını azaltmanın bir unsuru olarak sürekli gündemde tuttu.
Burada elbet, öz savunmayı ayrı tutmak gerekir. Ayrı bir tartışma bu ama Kürt hareketi öz yönetim ilanlarını yapmasa bile öz savunmanın meşruiyeti konusunda toplumu ikna edebilirdi. Bunun koşulları da güçlü gerekçeleri de vardı. Ancak Kürt hareketi bu süreçte deneyim ve birikimini zamanında kullanma konusunda kanımca eksiklik gösterdi. HDK/HDP- DTK/DBP arasında yeterli ve beklenen koordinasyonun olmaması da bu süreçteki yetmezlikleri daha görünür kıldı inancındayım.

AVRUPA YEREL YÖNETİMLER ŞARTI YETERLİ Mİ?
Bu bağlamda Avrupa Yerel Yönetimler Şartı’na ilişkin tartışmalara da kısaca değinmekte yarar var. Devleti yönetenlerin esasen Kürtlere önerdiği son durak, Avrupa Yerel Yönetimler Şartı’dır. Kürt hareketi ise 4. alan olarak tarif ettiğimiz adımların yaşama geçirilmesinin kendini rahatlatacağı, diğer 3 alandaki bazı başlıkların tartışılmasını rahatlatacağı ve tarif edilen demokratik öz yönetime giden yolu kısaltacağı için Avrupa Yerel Yönetimler Şartı’nın devlet tarafından yaşama geçirilmesinde bir beis görmemektedir. Ancak kabul etmek gerekir ki Avrupa Yerel Yönetimler Şartı Türkiye’nin koşullarına özgü bir biçimde güçlendirilip yeniden yapılandırılmadan, Avrupa’nın toplumu dışlayıp bireyi öne çıkardığı biçimiyle kaldığı sürece sorunun çözümü için tek başına yeterli olmayacaktır.

(Bu yazı dergimizin Kasım-Aralık sayısındaki ‘Neden, nasıl, ne zaman? Özerklik, öz yönetim’ dosyasındandır.)