Yusuf KARATAŞ

Bir: Kürt ulusal mücadelesinin geçirdiği değişim/dönüşümün kısa bir özetinden başlayalım…

Kürtler, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra Anadolu’da işgale karşı yürütülen mücadelenin ‘asli unsur’u olarak görülmüş ve cumhuriyetin kuruluşu sürecinde bizzat M. Kemal tarafından onlara ‘muhtariyet’ (özerklik) verileceği belirtilmişti. Ancak 1924 Anayasası ile ‘ulus-devlet’ yaratmak için uygulamaya konulan faşizan politikalarla Kürtlere yönelik inkâr, imha, sürgün ve asimilasyon süreci geliştirildi. Bu süreçte Kemalist devletin inkâr siyasetine karşı Şeyh Said’den, Ağrı’ya ve Dersim’e kadar Kürtlerin ulusal hak istemli bütün kalkışmaları “feodal-dinci gericilik”, “aşiretçilik-eşkıyalık”, “dış güçlerin kışkırtması”, “ekonomik geri kalmışlık” gibi kendileri (ulusal sorun ve bağlı hak ve taleplerin) dışındaki olgularla tanımlanarak kanla bastırıldı. Uzun sayılabilecek bir sessizlik döneminden sonra bir yandan Güney Kürdistan’da Barzani hareketinin ve öte yandan ülke içinde yükselişe geçen sosyalist hareketin etkisiyle 1950’lerin sonları -1960’ların başlarında Kürt ulusal mücadelesi yeniden canlanmaya başladı. Bu döneme Güney’de (Irak’ta) Kürt hareketinin güçlenmesine tepki olarak 50 genç Kürt aydınının tutuklanması (tutuklananlardan Ankara Hukuk son sınıf öğrencisi Mehmet Emin Batu’nun mide kanaması geçirerek yaşamını yitirmişti) ve tarihe ‘49’lar Olayı’ olarak geçen dava ve 1967’de o dönem TİP (Türkiye İşçi Partisi) içinde örgütlü olan Kürt gençliğinin ‘Doğu Mitingleri’ (Suruç, Silvan, Siverek, Batman, Dersim ve Ağrı mitingleri) damga vurdu. Bu süreç 1969’da DDKO’nun (Devrimci Doğu Kültür Ocakları) kuruluşuyla başlayan Kürt sosyalistlerinin büyük bölümünün ayrı örgütlenmeyi savunması ve bu temelde birçok Kürt sol-sosyalist örgütün kurulmasıyla sonuçlandı.

Bugün Kürt ulusal mücadelesinin başını çeken PKK, yukarıda kısaca özetlediğimiz sürecin bir devamı olarak 1974’ten itibaren Abdullah Öcalan’ın liderliğini yaptığı ‘Apocular’ veya ‘UKO’cular’ olarak adlandırılan grup tarafından 1978’de kuruldu. Kuruluş sürecinde kendini Marksist-Leninist olarak tanımlıyor ve ‘Bağımsız Sosyalist Kürdistan’ kurulmasını amaçlıyordu. Türkiyeli ve Kürdistanlı devrimci-sosyalist hareketleri ve emek örgütlerini dizginsiz bir terör dalgası ile bastıran 12 Eylül Darbesi’nden sonra PKK, 1984’te silahlı mücadeleye başladı ve halkın desteğiyle güçlenerek devlete karşı Kürt ulusal mücadelesinin muhatap gücü haline geldi.

Türk burjuva gericiliği ve medyası her ne kadar PKK’nin Öcalan’ın 1999’da Türkiye’ye teslim edilmesinden sonra bağımsızlık fikrinden vazgeçtiği ve ortak vatan vurgusu yaptığını söylese de PKK’nin “bağımsız devlet”ten vazgeçmesiyle sonuçlanan ideolojik dönüşümünün daha önce başladığını vurgulamak gerekiyor. PKK-Öcalan ilk kez 1994’te Brüksel’de yapılan ‘Uluslararası Kürdistan Konferansı’na sunduğu ‘çözüm paketi’nde ayrılma taleplerinin olmadığını ve ulusal-demokratik taleplerinin kabulü için mücadele ettiklerini ilan etti. Ardından PKK’nin 1995’te yapılan 5. Kongresi’nde parti bayrağından Marksizm-Leninizm’in sembolü olan orak-çekiç çıkarılarak ideolojik dönüşüm yönünde önemli kararlar alındı. Öcalan’ın Türkiye’ye getirildiği 1999’dan sonra yeni ideolojik çerçeve daha belirgin hale gelmeye başladı. Öcalan, ekolojik anarşist Bookchin’in görüşleriyle aynı ideolojik dayanaklara sahip olan devlet aygıtı ve iktidarı reddeden ‘Demokratik Konfederalizm’i benimsedi. Demokratik konfederal sisteme bağlı olarak ‘demokratik özerklik’ ve ‘özyönetim’ bugün Öcalan ve Kürt hareketi tarafından sadece Kürt sorununun çözümü sağlayacak bir model değil, bütün Bölge’yi (Ortadoğu) demokratikleştirecek bir model olarak savunulmaktadır.

İki: Demokratik Özerkliğin ilanı ve liberal endişe!

Demokratik özerkliğin 2010’da DTK (Demokratik Toplum Kongresi) tarafından Kürt sorununun çözüm modeli olarak tartışmaya açılması özellikle ülke egemenlerini ve liberalleri rahatsız etti. Kürtlerin siyasi statüsüne ve kolektif haklarına karşı devletin tutumu bilindiği için DTK taslağına karşı tutumu da şaşırtıcı değildi. Ama yıllardır Kürt sorunu konusunda devleti eleştirdiğini söyleyen liberaller de bu taslağın kabul edilemez olduğunu söylüyorlardı. Çünkü onlara göre gündeme getirilen modelde “halk meclisi sistemi”, “komüncü ekonomi politika”, “öz savunma güçleri” gibi boyutların olması, “totaliter” bir anlayışın ürünüydü. “Halk meclisleri sistemi, Bolşevizm’den kalma çağdışı bir sistem”di. Yani anadil, kimlik gibi haklar kabul edilecek ama bunun karşılığında Kürdistan coğrafyasında sermayenin yayılmasının-egemenliğinin önünde engel oluşturan halka dayalı bütün örgütlenmeler kaldırılacaktı.

Aslında demokratik özerklik, iktidarın reddine ve sistemin fiili olarak parça parça dönüştürülmesine dayanması bakımından işçi-emekçi sınıfların iktidarı üzerinde şekillenen Sovyetlerden (ve bilimsel sosyalizmden) oldukça farklı bir modeldi. Ancak kapitalist sisteme dair analizleri, dolayısıyla mücadelenin dayanakları ve inşa edilmek istenen sistem Marksizm-Leninizm’den farklı olsa da halkın örgütlülüğünü esas alan toplumcu bir modele dayanması, demokratik özerkliğin egemen güç ve sınıfları endişelendirmesi için fazlasıyla yetiyordu.

Son dönemlerde demokratik özerklik Kürt ulusal hareketi tarafından bazen öz yönetimlere (demokratik konfederal sisteme) ve bazen de ‘Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na atıflar yapılarak tartışılıyor. Gerek farklı dayanaklara atıf yapılması ve gerekse kapsamı ve nasıl uygulanacağı konusundaki belirsizlikler, yukarıda belirttiğimiz gibi sistem savunucularını fazlasıyla rahatsız etse de demokratik özerklik modelinin bizler tarafından da tartışma konusu yapılması gerekliliğini ortadan kaldırmamaktadır.

Üç: Şimdi demokratik özerkliğin ideolojik dayanaklarını tartışmaya geçebiliriz.

Önce Bookchin’in demokratik konfederal sisteminin üzerine inşa edildiği ideolojik dayanakları ele alalım.
Bookchin’e göre, toplum çözümlemesinin merkezinde ‘sınıf’ değil ‘hiyerarşi’ olmalıdır.
“sınıfların, mülk sahipliği ve denetimi çerçevesinde yapılandığı söylenebilirken hiyerarşiler, yalnızca yaş, cinsiyet ve akrabalık farkları gibi biyolojik olgulara değil, aynı zamanda etnomerkezcilik, bürokratik denetim ve ulusal köken gibi toplumsal olgulara da dayanan, daha incelikli ve anlaşılması daha zor olgular oluştururlar.” (1)
Bu tespitin bir devamı olarak günümüzde emperyalist-kapitalist sistemde “radikal değişim” bu sistemin “içsel krizi” (üretim biçimi ve sınıf mücadelesi) üzerinden değil-ki kapitalizm kriz ile mücadele etmeyi öğrendiği için “içsel bir çöküşe uğrayacağı umudu illüzyondur”-ancak ekolojik krizin ‘dışsal’ koşulları tarafından gerçekleştirilebilir.

Sonuç olarak sınıf mücadelesi yerini ekolojik harekete bırakmalıdır: “proleter radikalizmin yerlemi(locus) fabrika ise ekolojik hareketinki topluluktur(community): mahalle, kent ve yerel yönetimlerdir.”“ (2) Devlet gücünü ele geçirmeye yönelik geleneksel sosyalist görüşü reddeden” bu hareket Bookchin’in “libeter belediyecilik” olarak adlandırdığı belediyeler üzerinden “insanların yaşadıkları ekonomi ve toplum hakkında tartışabilecekleri ve kararlar alabilecekleri halk meclisleri”nin kurulmasını “Bir komşu şehir ya da kasabada iktidara gelirsek bütün meclisleri konfedere hale getirilmesi”ni (3) savunmaktadır.

Yazımızın kapsamı içinde bu görüşlerin kapsamlı bir eleştirisini yapmak mümkün değil. O yüzden biz de Bookchin tarafından ortaya konan görüşlere karşı tezlerimizi özetle belirtelim.

Birincisi, elbette hiyerarşinin unsurları olarak belirtilen “yaş, cinsiyet, etnik, dinsel” vb. olgular toplumsal ilişkilere farklı biçim ve boyutlarda etki eder ama bu çelişkilerin hiç biri kapitalist birikimin kaynağı olan artı-değer üretmediği için sistemin karakterini belirleyemez ve onu değiştiremez. Yani mesela Güney Afrika’daki ırkçı Apartheid rejiminin yıkılması ırklar arasındaki yasal eşitsizlikleri ortadan kaldırmış olsa da orada işçi sınıfının emek-gücüne dayalı toplumsal üretim ve bu emek-gücün sömürüsü ( artı-değere kapitalistler tarafından el konulması) üzerinde şekillenen sınıf ilişkisini, başka bir değişle G. Afrika’nın emperyalist-kapitalist sistemin bir paçası olması gerçekliğini değiştirmemiştir.

İkinci olarak; Marx, kapitalizmin işçinin emek gücünün olduğu kadar aynı zamanda doğanın sömürülmesine dayanan bir sistem olduğuna, kapitalist sistemde sömürünün bu iki boyutunun bir arada yürüdüğüne dikkat çeker. Yani ekolojik kriz, doğanın sömürülmesi/doğal kaynakların tahrip edilmesi ve bu tahrip nedeniyle kendi döngüsünü gerçekleştiremez hale gelmesiyle ortaya çıkmaktadır. Demek ki, kapitalizmin ekolojik (‘dışsal’) bir krizin koşullarını yarattığını söylemek için, merkezinde kapitalistlerin işçi sınıfının emek gücünü sömürüsü, ürettiği artı-değere el koymasının (‘içsel’ çelişkinin) yer aldığı dünyanın ve bütün insanlığın varlığını/geleceğini tehdit eden bir sömürü anlayışıyla, kar hırsıyla işleyen bir sistem olduğunun da kabul edilmesi gerekmektedir. Başka bir değişle ‘dışsal kriz’i yaratan, sistemin temel işleyiş yasalarıdır, kendi ‘içsel kriz’i/çelişkisidir.

Öte yandan emperyalist-kapitalist sistemin son 50-60 yılda yaşadığı krizleri dünya ölçeğinde işçi sınıfı ve emekçilerin örgütsüzlüğü, dağınıklığı, parçalanmışlığı nedeniyle atlatmasından sistemin içsel krizini aştığı sonucu çıkarmak, kapitalizmi kendisi dışında tarif etmeye çalışmaktır-ki burjuva iktisatçılar bile bunu yapmamaktadır. Eğer Marx’ın söylediği gibi “kapitalist üretim süreci, kendi iç bağlantısı içerisinde ya da yeniden üretim süreci olarak düşünüldüğünde, yalnız meta üretmekle, artı-değer üretmekle kalmıyor, aynı zamanda kapitalist ile ücretli işçi arasındaki toplumsal ilişkiyi de üretiyor ve yeniden üretiyor.”sa, (4) kapitalist sistemin temel işleyiş yasaları tarafından belirlenen bu ilişki/çelişkinin-emek ve sermaye çelişkisinin- çözümü, bu sisteme karşı mücadelenin merkezinde yer alır-ki yazarımız da en azından “krizle mücadele etmeyi öğrenen” kapitalizmde bu çelişkisinin ortadan kalkığını iddia etmemektedir.

Son olarak iktidar fikrinden vazgeçiş, sınıf mücadelesi yerine etnik, cinsel, ekolojik çelişkiler üzerinden örgütlenen topluluğun geçirilmesi ve sistemin belediyeler üzerinden dönüştürülmesi fikri, demokrasinin en ileri biçimi olarak tarif edilse de sitemin üzerine oturduğu temel çelişkiyi çözemeyeceği için sistem içinde otonom yönetimler oluşturmanın ötesine geçemez. Ve bu durum önünde sonunda bu belediye ya da otonom yerleşim alanının sistemle karşı karşıya gelmesini engelleyemez-ki iktidarın ele geçirilmesi baştan reddedildiği için de bu ‘yapı’ dönüştürmek üzere yola çıktığı sistem tarafından ‘dönüştürülmek’ten kurutulamaz.

Demokratik konfederal sistemin ve demokratik özerkliğin bütün ideolojik açmazlarını bir kenara bırakırsak bizim diğer önemli itiraz noktamız Kürt hareketinin bu modeli sadece Kürt sorununun-ulusal sorunun- çözümünün bir biçimi olarak gündeme getirmemiş olmasıdır. Dolayısıyla bu model, ulusal sorun ve çözümü bağlamından çıkartılarak Türkiye ve bütün Bölge’nin kurutuluşu için ideolojik-politik bir model olarak gündeme getirilip savunulmaktadır. Bu nedenle bu modelin ulusal sorunun çözümü bağlamında dikkate alınabilecek kimi özgünlükleri ikincil plana düşmekte, ideolojik-politik çerçevesinin tartışılmasının öncelik haline gelmesi, kaçınılmaz olmaktadır.

Dört: Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı çözümün neresinde?

DBP’li yerel yönetimler tarafından zaman zaman Kürt sorununun çözümü ekseninde gündeme getirilen Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na (AYYÖŞ) gelirsek, Türkiye’de egemenlerin “bölünme” fobisi nedeniyle bazı maddelerine şerh koyarak imzaladığı bu şartın çerçevesini oluşturan maddelerin idari (4 ve 6. Maddeler) ve mali özerklik(9. Madde) ile ilgili maddeler olduğu görülecektir.

Bugün Kürt ulusal hareketinde Türkiye’nin koyduğu çekincelerin kaldırılmasının Kürtlerin özerklik statüsü içinde tanımlanabilecek bazı hakları fiili olarak kullanabilmesinin yolunu açacağı beklentisi olduğu söylenebilir. Türkiye’nin AYYÖŞ’e koyduğu çekincelerin kaldırılması; yerel yönetimlerin kendilerini ilgilendiren planlama ve karar süreçlerinde söz sahibi olması, kendi iç örgütlenmelerinin kendileri tarafından belirlenmesi, kendi mali kaynaklarını kullanma ve geliştirmede serbestlik, eğitim, sağlık vb. hizmetlerin yerele devri gibi alanlarda Kürt hareketinin özerkliğe dair çeşitli konularda fiili olarak adımlar atabilmesine olanak sağlayabilir. AYYÖŞ’e konulan şerhlerin kaldırılarak yerel yönetimlerin güçlendirilmesinin geliştirilecek örgütlenme ve müdahaleler üzerinden fiili olarak özerkliğe doğru geliştirilmesi (fiili inşa/sistemin parça parça dönüştürülmesi) Kürt ulusal hareketinin ideolojik programıyla da uyumludur-ki, yukarıda da belirttiğimiz gibi bu model zaten egemenliği/iktidarı hedeflememektedir. Fakat fiili olarak ne kadar zorlanırsa zorlansın AYYÖŞ, idari ve mali özerkliğe dair bir şarttır ve bu nedenle Kürt halkının siyasi statü talebini karşılamaz ve böylesi bir statüyü sağlayacak hukuki bir çerçevenin oluşturulmasını sağlamaz. Dolayısıyla AYYÖŞ, ulusal-siyasal bir sorun olan Kürt sorununun çözüm çerçevesini oluşturacak bir siyasi statü talebine yanıt olamaz.

Beş: Peki, sorunun çözümünü nerede görüyoruz?

Kürt sorunu, ulusal bir sorundur ve cumhuriyetin kuruluş sürecinden bu yana ülke egemenleri Kürt ulusunun varlığının ve haklarının ortadan kaldırılmasına yönelik baskı ve asimilasyon politikalarını farklı biçim ve boyutlarda devam ettirmektedir. Bu bakımdan Marksizm’in ulusal sorunun çözümüne dair genel ilkesi- ki bu, ulusların kendi kaderini tayin hakkı (UKKTH) ilkesidir- Kürt sorunu için de geçerlidir. Stalin, Marksizm’in ulusal soruna yaklaşımını özetlediği makalesinde UKKTH’yi şöyle tanımlar: “Kendi kaderini tayin hakkı, bir ulusun kendi hayatını istediği gibi düzenlemesi anlamına gelir. Ulusun kendi hayatını özerklik temelinde düzenleme hakkı vardır. Ulus, diğer uluslarla federatif bir ilişki içine girme ya da tamamıyla ayrılma hakkına sahiptir. Uluslar egemendir ve hepsi eşit haklara sahiptir.” (5) Belirtildiği gibi UKKTH’nin egemen ulusla anayasal çerçevede eşitlikten bağımsızlığa kadar farklı biçim, boyut ve kapsamda çözümü mümkündür. Dolayısıyla bu çözümün çerçevesini mevcut koşullarda ezilen ulusun bu hakkın kullanımı konusunda nasıl bir yönelim içine gireceği belirleyecektir.

Bizce mevcut koşullarda bu çözümün çerçevesini farklı ulusal bileşime ve sosyal-kültürel-ekonomik koşullara sahip olan Kürdistan coğrafyasında Kürtlerin kendi bölgesel yönetimlerine sahip olması belirlemelidir. Yani Kürdistan’da ‘bölgesel özerkliğe’ dayalı; Kürdistan’ın yerel meclisi, anayasası, bayrağı ve yönetimine dayalı olan bir siyasi statüyü savunuyoruz. Çünkü ancak böylesi bir statü halklar, işçi-emekçiler arasındaki milliyetçi-şoven duvarların yıkılarak tam hak eşitliğine dayalı demokratik bir geleceğin birlikte kurulmasına zemin hazırlayacaktır.

Sonsöz…

Çatışmalı süreçte Kürdistan’ın bazı ilçelerinde ‘öz yönetim’lerin ilan edilmesinin ardından devlet (Kürt halkına savaşı dayatan Erdoğan iktidarı) ve her renkten burjuva gericilik Kürt halkının ulusal-demokratik istemlerine karşı çok yönlü bir saldırganlığa giriştiler. Bu öz yönetim ilanları pratikte devletin Kürt ulusal mücadelesinin en gelişkin olduğu kentleri, mahalleleri hedefe koyan tanklı toplu askeri ve belediye başkanlarını görevden alıp tutuklamaya varan siyasi operasyonlarına karşı halkın kendini koruması biçiminde gerçekleşmiş olsa da sarayın etrafında toplanan burjuva gericiliğin en saldırgan kesimleri yine “bölücülük” söylemi ve cenazeler üzerinden halklar arasında düşmanlık ve gerilimi tırmandırmaya yönelik politikalar geliştirdiler. Bu temelde batıda Kürt işçi-emekçilere yönelik vahşi saldırılar, linç girişimleri gerçekleştirildi. Oysa dayanaklarından kapsamına ve nasıl uygulanacağına kadar çeşitli yönleriyle tartışmaya açık olsa da kesin olan bir şey varsa o da Kürt hareketi tarafından getirilen çözüm modelinin ayrılmaya dayalı bir çözüm değil-ki Kürt halkının böylesi bir çözüm yönünde karar alama hakkı da vardır- halklar arasında eşitliğe ve demokratik birliğe dayalı bir çözüm olduğudur.
Bitirmeden şunu da belirtmek gerekir ki bugün Rojava’da kurulan demokratik kantonlar, yürüttüğümüz bütün tartışmalar için önemli sınanma/deneme alanı durumundadır. Nihayetinde bu mücadele sürecinin ortaya çıkaracağı bütün devrimci-demokratik birikim hepimizin kazanımı olacak ve geleceği kazanmak bakımından yeni olanaklar yaratacaktır.

Dipnotlar

1- D. Danek, M. Bookchin ile Söyleşi (kaynak Anarşist Bakış Dergisi)
2- M. Bookchin, İleri Kapitalizm Döneminde Radikal Politika, Akt. www.rojacıwan.com
3- M. Bookchin, Toplumu Yeniden Kurmak, Metis Yayınları ( Türkçe basıma önsöz-sf. 9-19)
4- K. Marx, Kapital, Birinci Cilt, Sol yayınları, 1986, sf. 594
5- Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun (Lenin-Stalin), Sf. 25.Evrensel Basım Yayın

(Bu yazı dergimizin Kasım-Aralık sayısındaki ‘Neden, nasıl, ne zaman? Özerklik, öz yönetim’ dosyasındandır.)