GENCİN İYİSİ YA ŞEHİTTİR …
SERDAR M. DEĞİRMENCİOĞLU

Türkiye’de ölüm bugüne dek hiç bu kadar yüceltilmemişti. Ölümün yüce ve kutsal bir amaç kılınmak istenmesi, hiç kuşkusuz, toplumun kendi çocuklarını kurban vermeye hazırlanması içindir. Bir anne veya babanın çocuğunu, bir ablanın kardeşini anlamsız bir savaşa kurban vermeyi kabul etmesini; bir gencin kendisini ölüme gönderilmeye uygun, şanslı bir asker olarak görmesini sağlamak kolay olmasa gerektir. Diğer yandan bu ölümü çekici kılarak siyaset yapmanın bir adı olsa gerektir. Bu siyasete, “ölüm siyaseti” demek doğru olur herhalde.
Çanakkale Savaşları
Ölümün gerekli, doğru ve çekici kılınması açısından kullanılabilecek en etkili aracın Çanakkale Savaşı/Zaferi olduğu söylenebilir. Bu savaş ile eşleştirilmiş imgelere çok özel bir işlev yüklenmiş; yüceltilen ve efsaneleştirilen kimi simgelerle Çanakkale çok özel bir “bellek mekânı” haline getirilmiştir. Bu savaş ve kazanılan zafer, uzun süredir şehitliğin ve askerliğin yüceltilmesi için kullanılmaktadır.1
Çanakkale Savaşı/Zaferi militarizmin sürdürülmesi dışında işlevlere de hizmet etmiştir. Bunun için efsaneleştirilen bu savaşın bir değil, birçok kere yeniden kurgulandığına dikkat çekmek gerekir.2 Bu anlamda, birden fazla kurgunun ürünü olan “Çanakkale Savaşları” kümesinden söz edilebilir. Değişen iktidarlar veya iktidarın değişen gereksinimleri doğrultusunda efsanenin kurgusu değiştirilmiştir ve değiştirilmektedir. Örneğin, Kürtler ve Türklerin bir ümmet oldukları vurgusunun artık siyasi açıdan anahtar olabileceği düşünüldüğü için efsaneleştirilmiş Seyit Onbaşı imgesi, “birlik ve beraberlik” simgesi olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu siyaset uyarınca Mart 2012 içerisinde Diyarbakır Valiliği tarafından hazırlatılan ve üzerinde Seyit Onbaşı’nın top mermisini taşıyan görüntüsünün olduğu Kürtçe ve Türkçe afişler, başta Valilik olmak üzere Diyarbakır’da on değişik noktaya asılmıştır.3
Öte yandan, milyonlarca kişinin 2003-2013 yılları arasında Çanakkale’ye götürülmesi ise daha önce görülmemiş bir seferberlik ilan edildiğine ve Çanakkale Savaşları’na yeni bir işlev daha yüklendiğine işaret etmektedir. Bu işlev, milliyetçilik ve militarizmden çok, önce şehitliğin ve dolayısıyla iman gücünün yüceltilmesidir. Efsaneleştirilmiş Çanakkale Zaferi artık her şeyden önce bir “iman zaferi” olarak sunulmaktadır. Bu yeni kurgu, iman siyaseti yapmak isteyenler için çok etkili bir siyasi araçtır.4
Şehit ya da gazi
Çanakkale’den yeni ve güçlü bir efsane yaratıldığına ve bu yolla bir “ölüm siyaseti” üretildiğine ilişkin en somut göstergelerden biri, AKP’nin gençlik kolları gibi çalışan Anadolu Gençlik Derneği’nin 18 Mart 2014 tarihinde düzenlediği, “Çanakkale Zaferi’nin 99. Yıldönümü” etkinliklerinde söylenenlerdir. Derneğin hazırladığı basın duyurusuna uygun görülen başlık bile bu açıdan çok anlamlıdır: “Çanakkale’de gençlerin geçme notu ya şahadettir ya da gazilik.”5
Anadolu Gençlik Derneği (AGD) tarafından düzenlenen etkinlikte söylenenleri ele almadan önce etkinliğin kurgusunu incelemek yararlı olabilir. Basın duyurusunda etkinliğin gençlerin, “Eceabat sahilinde eda ettikleri sabah namazı” ile başladığı, namaz sonrası çorba ikram edildiği ve bunun ardından “Kuran-ı Kerim tilavetine” geçildiği belirtiliyor. Bunlar Çanakkale Savaşları’ndan siyaset çıkartma etkinliklerinin oldukça dramatik kılınmaya çalışıldığının göstergeleri.
Etkinlikte konuşma yapan AGD Genel Başkanı Salih Turhan konuşmasının hemen başında, hızla “şehitler” temasına geçerek şunları söylemiştir:
“Binlerce gencimizle on dördünde, on beşinde, on altısında hakka yürüyen şehitlerimizin huzurundayız. İşte bu boğaz, Çanakkale boğazı. Burada deniz tuzdan ve sudan ibaret değil. İşte bu topraklar, Gelibolu toprağı. Bu topraklardan sadece çayır, çimen ve ağaç fışkırmıyor. 99 yıl öncesinden gelen sesler. Top sesleri, tüfek sesleri, insan sesleri. Tekbirler ve şehadetler. Bugün burayı gezerken toprağa, denize ve gökyüzüne şehadet mertebesine ulaşmakta olan on beş yaşlarında bir delikanlının gözüyle bakalım. Bugün burayı gezerken metrekareye düşen 6000 merminin kokusunu alalım. Bugün burayı gezerken taze gelin gibi, kurban gibi kınalanıp cepheye gönderilmiş 45 kiloluk bedenlerin mücahedesini düşünülelim.”6
Çanakkale’de yaşananların ölüm siyasetine araç yapılabilmesi için gerekli kurgu, “ecdadın hakkın batıla galip gelmesi için şehit düştüğü” efsanesi; “zafer-birlik beraberlik için kendini feda-imanın zaferi” üçlemesidir. Yani, gavurun saldırdığı toprakları savunanların elindeki en güçlü silah imanlarıydı. Onlar bu sayede ölüme yürümeyi bildiler. Her şehit, bir iman zaferiydi.
“Ecdadımız bu İslam topraklarını emperyalistlere çiğnetmemek için Hakk’a yürüdü. Müslümanların birliği ve dirliği için Hakk’a yürüdüler. İslam’ın baş şehri İstanbul düşmesin diyerek Hakk’a yürüdüler. Mekke için, Medine için, Kudüs için, Şam için, Bağdat için, Diyarbakır için Hakk’a yürüdüler. Burada Türk, Kürt, Arap, Boşnak, Arnavut tüm ecdadımızın ortak bir dili vardı: Allahu Ekber. Çanakkale’de İslam kardeşliği vardır. Çanakkale’de İslam Birliği vardır. Çanakkale’de şahadet aşkı, cihat ruhu vardır.”
Ölüm siyasetinin belkemiği, “hakkın batıla galip gelmesi” için “kendini feda” ise, gençlere düşecek görevi saptamak kolaydır. Bu aslında gençlere verilen bir ödevdir. Ödev, tıpkı bir yüzyıl önce olduğu gibi, şehit düşmek ve imanın zaferini sağlamaktır. Çünkü her şehit, bir iman zaferidir.
“Çanakkale hepimizin en önemli ev ödevidir. Bu ödevin sınavı cihattır. Bu ödevinin sonunda geçme notu ya şahadettir, ya gaziliktir. Bu ödevi yaparken başvurulacak kaynak şuurdur. Her savaşın öncesi ve sonrası iyi analiz edilmelidir. Farkında olarak ya da olmayarak Siyonistlerin hizmetine giren birtakım odaklar Osmanlı’yı peş peşe savaşlara sürükleyerek ve aynı zamanda ırkçılık fikriyatının gereklerini yaparak İslam Birliğine kastetmişlerdir. Elbette ümmetin güneşleri bir hilal uğruna can vermiştir ancak ittihatçı kadroların birçoğu nelere sebep olduklarını çok sonra fark edebilmişlerdir.”
Çanakkale’de savunulan Anadolu değil; hilafetin mekânı İstanbul ve imanın beşiği Mekke, Medine, Kudüs’tür.
“Mekke, Medine, Kudüs emperyalizmin tasallutu altına girmiştir. Filistin topraklarında İsrail’i kurma çalışmaları başlamıştır. Koca bir İslam Birliği 60 kadar parçaya bölünmüştür. İşte ülkemiz NATO üsleriyle, füze kalkanlarıyla, patriot rampalarıyla donatılmıştır. Bütün bunlara rağmen Yahya çavuşların ve Seyit onbaşıların aşkı, inancı, azmi ve ruhu devam etmektedir. Bu ruh Anadolu Gençlik erlerindeki ruhtur. Bu ruh Milli Görüş erlerindeki ruhtur.”
Bugün dünyada savaşlar sürmektedir ve ümmetin tarafını seçmesi gerekir. Ümmete ve özellikle gençlere (yani genç erkeklere) yakışabilecek sıfat, olsa olsa bir er olmaktır. Çanakkale Zaferi, aslında Müslüman olmak ile eş tutulabilecek denli yücedir.
“Zulüm, kan ve gözyaşı devam etmektedir. Şimdi dünyanın yeniden Mekke’nin fethi ruhuna, Kudüs’ün fethi ruhuna, İstanbul’un fethi ruhuna, Çanakkale zaferinin ruhuna ihtiyacı vardır. Şimdi dünyanın Milli Görüş ruhuna ihtiyacı vardır. Bir buçuk milyar İslam âleminin ve yedi milyar dünya nüfusunun bu ruha ihtiyacı vardır. Çanakkale Kur’an ile barışık olmaktır. Çanakkale Efendimiz ile barışık olmaktır. Çanakkale Rabbimiz ile barışık olmaktır. Gelecek yıl iki yüz elli bin gencimizi buraya taşıyarak bu ruhla buluşturacağız.”
Savaş, sürekli savaş!
Efsaneleştirilmiş Çanakkale Savaşları her şeyden önce bir “iman zaferi” ise, iman siyaseti yapmak için gerekli yeni kurgu basittir. Türkiye’de var olan iktidar, tıpkı yüz yıl önce olduğu gibi hem iç, hem de dış düşmanlara karşı büyük bir savaş vermektedir. Bu savaş bir iman savaşıdır. Bu savaşta Müslümanların önderi tektir ve kim olduğu bellidir. Bu lider için ölmek, ölerek zafer elde etmek, Çanakkale Ruhu’na sadık kalmak olacaktır. Özetle, iman siyaseti aslında bir sürekli savaşa açılan kapıdır ve halk için ölümü zorunlu kılmaktadır.
Söz konusu ölüm siyasetinin birçok yansımasından biri, Trabzon’da Recep Tayyip Erdoğan’ı karşılamak üzere havalimanına gelen erkeklerin üzerlerine kefen giymiş olmalarıdır. Önderleri için ölmeye hazır olduğunu gözler önüne sermek isteyen bu kişiler aslında ölüm siyasetinin gayet iyi işlediğini göstermiştir. Ama bu siyasetin yalnız Mart ayında veya belirli dönemlerde değil, sürekli işlenmesi gerekmektedir. Sürekli bir savaş varsa, propagandanın da sürekli olması gerekir. Tam da bu nedenle, Çanakkale Savaşları sanal dünyada, özellikle de video görüntüleri sunan YouTube vb sitelerde kalıcı bir öğeye dönüştürülmüştür.
Bugün kitleler iman siyasetinin köşe taşlarına kolayca erişebilirler. Örneğin, Memur-Sen’in “100. Yılında Çanakkale Ruhu ve Gençlik” adlı programında Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı konuşmayı dinleyebilir ve iman siyasetinin tüm öğelerini öğrenebilirler.7 Çanakkale şehitleri, Mehmet Akif, “Ordunun Duası” başlıklı şiir ve dramatik bir son: “Amin desin hep birden yiğitler, Allahu Ekber gökten şehitler, Amin! Amin! Allahu Ekber”. Dinleyicilere ve kitlelere biçilen rol ise bellidir. Önder seslenir: “Asım’ın nesli burada mı?”, kitle yanıt verir. Önder seslenir, kitle yanıt verir. Bundan sonrası kolaydır. Kitleler gerektiğinde savaşmaya davet edilecektir. Savaşın nerede, ne zaman ve kime karşı olacağını ise önder belirleyecektir.
Diyanet görev başında!
İman siyaseti yapan bir iktidarın Diyanet İşleri Başkanlığı’na özel bir işlev yüklemesi şaşırtıcı değildir. Diyanet son yıllarda tam anlamıyla bir siyasi araca dönüştürülmüş; bir vurucu güç işlevi görmeye başlamıştır. Diyanet’e birkaç bakanlık bütçesinden daha fazla para sağlanması da tam olarak bu nedenledir. Diyanet artık iktidarın günlük siyasi gereksinimlerine göre hareket eden, iktidar ne isterse onu gerçekleştirmeye çalışan bir siyasi organ işlevi görmektedir. Diyanet’in artık şehitliği teşvik etmeye ve yaymaya çalışması da ölüm siyasetinin gereğidir.
7 Haziran sonrasında AKP iktidarı tarafından başlatılan savaş ve hızla gençlerin ölüme gönderilmesi iyi düşünülmüş bir stratejidir. Bu oyunda ölen her asker bir oy kayması olarak görülmektedir. Bu ölümcül stratejinin işlemesi için toplumun ölümlere kaçınılmaz, olağan veya “yüce bir makam” olarak bakması sağlanmalıdır. İşte bu nedenle, “şehitlik” efsanesi hızla ve pervasızca dolaşıma sokulmuştur. Ölüm siyasetinin belkemiği, “hakkın batıla galip gelmesi” için “kendini feda” olduğuna göre, gençlere düşen görev şehit düşmek ve imanın zaferini sağlamaktır. Bir bakanın, “şehit olmak arzusunu” dile getirmesi, Recep Tayyip Erdoğan ve eşinin şehitliği övmeleri, iktidarın borazanı işlevini gören medya kuruluşlarının sürekli “şehitlik” temasını işlemeleri hep bu senaryonun parçası olarak görülmelidir.
Ölüm siyaseti, ölümün yeniden ve yeniden kutsanmasını ve haklı çıkarılmasını gerektirir. Diyanet İşleri’nin şehitliği yüceltmesi, hatta şehitliği olabildiğince küçük yaştan sevdirmeye çalışması bile söz konusu olabilir. “Dindar ve kindar nesil” ancak böyle yetiştirilebilir. Diyanet’in çocuklara yönelik olarak hazırlattığı derginin Nisan 2016 sayısında çocuklara, “şehit olun” mesajının hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak denli açık olarak verilmesi ancak böyle anlaşılabilir.
Diyanet’in çocuk dergisinde bir çizgi öykü var, çünkü çizimlerin çocuklara daha çekici gelebileceği biliniyor. Öyküde bir çocuk, “Keşke ben de şehit olabilseydim,” diyor. Ama çocuklar ölümün acı verebileceğini düşünebilirler. Bu nedenle, “Şehitler acı çekmez,” denmiş. Dahası şehitler ödüllendiriliyorlar; çünkü onların “günahları bağışlanır.” Hatta şehitler için cennette o kadar büyük ödüller vardır ki, bir insan “on defa şehit olmak” isteyebilir. Özetle, Diyanet İşleri çocuklara açık açık “kendini feda etmeyi” benimsetmek istiyor. Çocuklar büyüyecek ve iktidar istediğinde ölüme koşacaklar.
Diyanet, gençleri ölüme gönderme siyasetini destekliyor, çocukların olabildiğince erken yaşta ölmeyi istemesini sağlamak istiyor. Ama çocukları ölüme teşvik etmek çok da kolay değil. Bu nedenle dergide peygamberden alıntılara başvurulmuş. Belli ki, hem ikna edici, hem de sorgulanması zor bir propaganda üretilmek istenmiş. Amaç, hiç kuşkusuz, çocukları şehitliğe özendirme çabasının sorgulanmasını engellemek.
Kutsal savaş
Diyanet’in çocuk dergisinin manşetlere taşındığı günlerde, Recep Tayyip Erdoğan’ın Yozgat’ta söylediklerini incelemekte yarar var: “Allah yolunda ölenlere öldürülenlere ölüler demeyin.” Yani, tıpkı yüz yıl önce olduğu gibi hem iç, hem de dış düşmanlara karşı büyük bir mücadele verilmektedir. Bu savaş bir iman savaşıdır. “Allah yolunda ölmek” ile bu savaşta ölmekten söz edilmektedir. İşte bu nedenle, çocuklarını, “Haydi yavrum git ya gazi ol ya şehit diyerek” bu savaşa gönderen annelerin ellerinden öpmek gerekir. Yozgat’ın 10 şehit vererek “şahadet mertebesine” ulaşması bu nedenle takdire şayandır. Sürmekte olan savaş ulvi bir savaştır. Çok açık ki, bu savaş sürecektir ve daha çok genç ölüme gönderilecektir.
İyilik perdesini aralamak
Kutsal savaş kavramına başvuran elbette yalnızca AKP değil. Diyanet gibi, “şehit olunca cennete gideceksiniz” mesajını veren başka kuruluşlar eskiden de vardı, bugün de var. Bunlardan biri, IŞİD. İntihar saldırısı gerçekleştirecek fedailere aynı mesajı veriyorlar. Yani, İstiklal Caddesi’ndeki saldırıyı, Suruç Katliamı’nı, 10 Ekim Katliamı’nı düzenleyenler bu mesajı kullanıyorlar. Türkiye’yi kana bulayan bu katliamlar sanki olmamış, sanki insanlar acılara boğulmamış gibi…
İktidarın savaş ve ölüm stratejisi aslında anlaşılması oldukça basit oyunlara dayanıyor. Tam da bu nedenle, her olanakta havuz medyasının yalanlarına, hatta mizansen televizyon çekimlerine başvuruluyor. Çanakkale Savaşları’na, Kuran ve peygamberden alıntılara başvurulması da şaşırtıcı değil. Ama bunlar da yeterli değil. Kafaların olabildiğince karıştırılması, gözlerin sürekli boyanması gerekiyor. Türkiye korkunç kötülüklere sahne olurken her yerde “iyilik faaliyetleri” artıyor. Çünkü “iyilik” göz boyamak için anahtar bir kavram. Diyanet Vakfı, İHH ve nice “sivil kuruluş” her yerde “iyilik faaliyetleri” yapıyor. Sanki bir Türkiye’de “iyilik yarışı” var. Bir yandan çocuklar tecavüze uğruyor; diğer yandan Diyanet Vakfı “iyilik ödülleri” dağıtıyor. Bir yandan çocuklar ölüme hazırlanıyor; diğer yandan okullarda “değerler eğitimi” furyası sürüyor.
Bu “iyilik” perdesinin hemen arkasında Ensar Vakfı var. Perdenin arkasında Ali İsmail Korkmaz’ı döverek öldüren “millî esnaf” var, çocukları öldürerek “efsane yazan polis” var. Bugün Sedat Peker bile polisi ve iktidarı destekliyor. O bile şehitleri yüceltiyor. Kafa karışıklığı iktidara yarıyor. “Hizmet Hareketi” ve yerine konulmak istenen “İyilik Hareketi” bu nedenle gerekli… Perdenin arkasının görülmesini istemiyorlar, çünkü perdenin arkasında neoliberal kapitalizmin korkunç sömürü düzeni ve savaş siyaseti var.
Bir gencin dirisinin değil ölüsünün daha iyi olduğunu söyleyenler, kim olurlarsa olsunlar, haklı olamazlar. Bir gence bir nefer, bir şehit olmaktan iyisini yakıştıramayanlar er ya da geç tünedikleri dallardan düşeceklerdir.