Hakkı ÖZDAL

Türkiye, 2016 yılında da, bir önceki yıldan miras aldığı çatışma ve şiddet görüntülerinin tam ortasında. Yüzlerce, binlerce can kaybı, tamamen imha edilmiş Kürt kent ve kasabaları, büyük şehirlerde patlayan bombalar, ev baskınları, infazlar, gözaltı ve tutuklama dalgaları… Tüm bu kavramlarla konuştuğumuz şey, modern tarihin en zorlu ulusal mücadelelerinden biri: Dilini, siyasal temsil ve yönetim hakkını, bir bütün olarak çağdaş statüsünü talep eden Kürt halkı, bu yüz yıllık “kayıp hazinesi” için mücadele ediyor. Öncelikle, bu en temel hakikati bir kez daha hatırlamakta, bunlar üzerine yazılacak, söylenecek her şeyi bu hakikatin arka planda durduğu bir çerçevede değerlendirmekte yarar var.

Kürt halkının, kısa sürede bir topyekûn mücadeleye dönüşecek olan direnişi, 12 Eylül faşizminin solu ve bütün toplumsal muhalefet odaklarını ölümcül şekilde imha ettiği 80’li yıllardan itibaren, ülkenin gündemini belirleyen ve giderek ülke siyasetinin en önemli “girdisi” haline gelen bir rol oynadı. Kürt direnişi, ilk andan itibaren sadece “yerel bir huzursuzluğu” değil, önce bir büyük bölge ülkesi olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin iç ve dış dengelerini, ardından da giderek Ortadoğu’nun siyasal-askeri-kültürel çalkantısını etkileyen/belirleyen bir uluslar ve devletler arası meseleyi temsil ediyordu. Şimdi bu özelliği çok daha baskın durumda ve onu Türkiye iç siyasetinin yanı sıra –klişe tabirle söylersek– “dünyanın kalbinin atmakta olduğu” kendi doğal coğrafyasında küresel siyaset güçlerinin (olumlu ve olumsuz sonuçlarıyla) ilgi odağı haline getiriyor. Kürt halkının siyasal haklarını kazanma mücadelesi böylelikle bir uluslararası enstrüman olarak en geniş anlamıyla dünya tarihsel bir önem kazanıyor.
Bu yeni durum, Kürt hareketinin Türkiye içindeki müttefik ve dostlarıyla ve potansiyel olarak bu pozisyonda olan Türkiye solu ve demokratik güçleriyle ilişkilerinde de eskisinden farklı değerlendirme ve sonuçlara yol açıyor. Özellikle “sol-sosyalist” güçlerin bir bölümünün, Kürt hareketinin bu küresel çalkantı içindeki “direnişi sürdürme ve artık sonuç alma” çabası karşısında, zaman zaman iç siyaseti önceleyen bir tutumla pozisyon aldıkları görülüyor. Bunun zeminini, Türkiye solunun başlangıç kodlarında gizli bazı tarihsel yaklaşımlar ve güncel siyaset alanındaki çıkmazların da kışkırttığı arızi tutumlar yaratıyor diyebiliriz. Oysa “geleceği de kapsayacak şekilde” kurulmuş bir tarihsel yaklaşım, Kürt öz- gürlük mücadelesi açısından birincil yakınlık içinde olan Türk, Arap ve Fars halklarının “yarından” bakıldığında bugün nerede ve ne durumda görüldüğünü hesaba katmak durumunda.

***
80’lerin sonunda ve 90’lı yıllarda, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan dünya sisteminin beklenmedik bir hızla çözülmesi ve kapitalizmin, tarihsel zaferini ilan edip neo-liberal bir küresel sistem olarak kendi yeniden inşasına girişmesi, ulusal kurtuluş mücadeleleri açısından bir dönüm noktası oluşturdu.
Soğuk savaş olarak adlandırılan ve uluslararası emperyalist sistemin sosyalist ülkelere yönelik kuşatma, sabotaj ve imha eylemleriyle geçen dönemde, ezilen halkların ulusal kurtuluş mücadeleleri, başta Sovyetler Birliği olmak üzere sosyalist kampın başlıca ülkeleri tarafından desteklendi. Bu mücadelelerin bir çoğunun, kapitalist kamp tarafından desteklenen dikta yönetimlerine karşı veriliyor olması ve ezilen halk hareketlerinin biraz da doğaları gereği sol-sosyalist bir esinle yürütülüyor olması söz konusu dayanışma ilişkisini güçlendiriyordu. Üstüne üstlük, bizzat emperyalist silahlı güçlere karşı verilen Kore ve Vietnam savaşları, dünya çapında yükseliş halinde olan sol hareketler açısından bir kaldıraç, özellikle batıdaki gençlik hareketleri açısından da kendi yönetici sınıflarına karşı bir moral kıble işlevi gördü. Bu dönem, Cezayir’den Güney Afrika’ya, Filistin’den İrlanda’ya dek, ulusal kurtuluş mücadelelerinin bizzat cepheden desteklendiği bir dönemdi.
19. Yüzyıl sonundan itibaren ortaya çıkmaya başlayan Osmanlı/Türk solu, özellikle 20’li yıllarda, dönemin uluslararası komünist hareketinin zorunlu ittifaklar politikasının da olanak sağlayacağı bir düzlemde, Türk burjuva milliyetçiliğinin dinci gericiliğe karşı yürüttüğü mücadelenin açık destekçisi olmuştu. Ulusal kurtuluş mücadelelerinin anti-emperyalist bir çerçevede desteklenmesi ilkesini benimseyen 3. Enternasyonal de Kemalist yeni Türkiye ile dayanışma halindeydi. Bu girift ilişkiler, Kürt halkının 1920’ler ve 30’lar boyunca giriştiği ayaklanmaları, “dinci”, “gerici” gibi sıfatlarla damgalamaktan başlayarak, bir çok “milliyetçi” reflekse yol açtı.
Türkiye solunda milliyetçi etkinin kalıcı olarak sorgulanmaya ve kırılmaya başlaması ise, bugün kendisini ‘solda’ tarif eden tüm kişi ve grupların istisnasız olarak sahip çıktığı, 68 gençlik hareketlerinden türeyen devrimci örgütler aracılığıyla oldu. Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya’nın temsil ettiği üç ana akımın, TİP’in başlattığı bir mecrada Kürt meselesini Türkiye sol hareketinin gündemine getirmesi önemlidir. Bugün, Türk ulusalcıları tarafından da bir kitle önderi ve direniş militanı olarak benimsenen Deniz Gezmiş’in darağacındaki son sözlerinin, “Yaşasın Kürt ve Türk halklarının bağımsızlık mücadelesi. Yaşasın işçiler, köylüler. Kahrolsun emperyalizm” olduğu unutulmamalıdır. Bu gençlik önderlerini de etkileyen bir prestij figürü olarak “Milli Demokratik Devrim” ve ardından “Ulusal Kurtuluş Devrimi” teorisyeni Doğan Avcıoğlu’nun da TKP geleneğinden farklı olarak Kürt sorununu bir “geri-feodal ilişkiler ve kalkınma sorunu” çerçevesini aşan şekilde ele alması, onun “etnik” yönünü dikkate almadan çözüme kavuşturulamayacağını vurgulamış olması önemlidir.

***

Türkiye solunun özellikle 70’li yıllardan itibaren öncüleri aracılığıyla bu soruna ilişkin farklı bir yönelime girmiş olmasına rağmen, bugün bazı sol çevre ve örgütlerin Kürt direnişine –en hafif tabirle– şüphe içinde yaklaşması bir ideolojik sapmadır.
Bu sapmaya en geniş ‘meşruiyet’ zemini, 14 yıllık AKP iktidarının vardığı otoriter baskıcı sonuca karşı duyulan hissiyat üzerinden yaratılıyor. Modern tarihinin 200 yılını kapsayacak şekilde tarihin boynunda asılı duran ve dünyanın gündemine giren bir çözümsüzlüğe dönüşen kadim sorunun hem dolaysız ve zaruri bir sonucu hem de çözüm anahtarlarından biri olan Kürt siyasal hareketi, 14 yıllık AKP iktidarı karşısındaki tarihsel ve güncel pozisyonları üzerinden ilerici-gerici, gerekli-gereksiz, faydalı-faydasız addedilemez. Kentleri talan edilen, kitlesel kırımlar, toplu tutuklamalar ve yasal siyaset alanında bile imha girişimleriyle karşılaşan Kürt halkı karşısında tam da bugünkü pozisyon, sol-sosyalist kişi ve kurumlar açısından belirleyicidir. Tarihsel anlamda “yarından” bugüne bakıldığında, Kürt halkının ve direnişinin sorumluluk alanı, Türk burjuvazisinin AKP kliği karşısındaki pozisyonundan ibaret olmayacak; ve tabii Türkiye sosyalistlerinin ve demokratlarının da.