Adnan ÇELİK[1]

Alman felsefeci Theodor Adorno acı ve ölümün anlatılabilirliği ile ilgili bir yazısında “ölüm acısının çekildiği yerde bunun bir imgeye dönüştürülmesinde, o imgenin kurbanları yok eden dünyanın tüketimine sunulmasında insanı utandıran bir şey var” diyordu. Temmuz 2015’ten beri dehşetli zamanlardan geçtiğimiz Kürdistan’da da insanı “utandıran” bir şeyler olmaya devam ediyor. En korkunç olanı ise, insanların yaslarını bile tutmalarına izin verilmeyen, sokak ortasında katledilenlerin günlerce yerde öylece bekletildiği bir ortamda o ölüm acısı sadece bir imgeye dönüştürülmekle kalınmıyor, o acının çekilmesini mümkün kılan yas ve gömme hakkı dahi engelleniyor.

Devletin 100 yıllık bütün bir şiddet repertuvarından damıtılan, kötülük grameri ile çekimlenmiş bu zulüm makamında “abluka”ya alınmış ve bir “varlık ve yokluk” havliyle direnen Kürtlerin DTK, DBP, HDK ve HDP’nin ortaklığında gerçekleşen kongre sonrasında, kolektif bir kimlik temelinde dile getirdikleri, özyönetime dayalı politik statü talepleri ise sadece devletin yasal sözcüleri tarafından değil, aynı zamanda en azından 2013 yılından beri “çözüm sürecini” destekleyen, bu süreçte kamusal alandaki “arabulucu”, “Kürt dostu”, “demokrat” sıfatlarıyla taçlandırılmış gazeteci, aydın, yazar, aktivist, akademisyen vb birçok kişi tarafından da reddedildi, mahkûm edildi, “ülkenin bölünmez bütünlüğüne” tehlike addedildi veya en hafif deyimle “zamansız” ve “provokatif” bulundu.
Bir kez daha görüldü ki mesele ne zaman Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkına, yani politik bir statü ile ilgili doğrudan bir talebe gelince “devletlu” Cumhuriyet rejiminde saflar hemen sıklaşıyor. Sabah akşam kavgalı, birbiriyle asla yanyana gelemez dediğiniz neredeyse bütün siyasi partiler, askerî kurumlar ve birçok sivil inisiyatif, gazeteci ve aydın hemen aynı nakaratta buluşuyorlar. “Türkiye Türklerindir” cümlesinde somutlaşan bir “üniter” egemenlik ortaklaşmasıyla tavır netleşiyor.

Bu noktada şunu hatırlatmakta yarar var: Bugün Kürt hareketinin bütün bileşenlerinin ortaklaştığı özyönetim talebine burun kıvıran gazeteci, aydın, yazar, aktivist, akademisyen vb kişilerin büyük bir kısmını sadece batının değil Kürtlerin nezdinde de itibar kazanmasını sağlayan, ilk önce maalesef Kürt hareketi oldu. Aslında meselenin kökleri çok daha öncesine dayanıyor ve Türkiye’deki şiddet rejiminin yarattığı kolonyalist deneyimler bütünü (egemen Türk öznesi, hak talebine verilen ölüm cevabı, sömürge psikolojisi vb) ile doğrudan ilgili ama bunu bu kısa yazıda tartışmak çok zor olduğu için daha güncel bağlamda ele almaya çalışacağım.

STATÜ TALEBİ VE BİREYSEL HAKLAR 
Öncelikle sadece bu bahsettiğimiz “protokol aydınları” değil, Kürt cephesinde de Kürt meselesini egemenlik ve politik statü gibi taleplerle ilişkili bir kolektif kimlik bağlamında değil de, Kürtlerin bireysel olarak maruz kaldıkları devlet şiddeti ve ayrımcılıkların insan hakları temelli bir “hukuk” çerçevesinde ele alınması yaklaşımının çokça alıcısı olduğunu teslim etmek gerekir. Tarihsel kaynakları, Türkiye’nin kuruluşundan beri dayandığı şiddet rejiminin amentüsüne dönüşen birtakım “kırmızı çizgiler”e dayanan bu yaklaşım; özellikle 1990’lı yılların ortalarına doğru milyonlarca Kürdün zorla yerlerinden edilmesi, faili meçhul cinayetler, zorla kaybetmeler vb hak ihlallerinin ardından tamamen kök saldı. Yasa koyucuyu tartıştırmadan, bütün bu devlet cebrini verili hukuk çerçevesi içerisinde değerlendiren ve insanların maruz kaldıkları bu şiddetten kaynaklı mağduriyetlerinin giderilmesini de tamamen bu “hukuk” alanı içerinde tartışan bireysel hak temelli yaklaşım özellikle insan hakları, yerinden edilme, insani yardım gibi temalar etrafında kümelenen sivil toplum ağıyla daha da kurumsallaştı.
Böylesi bir parkurda AKP’nin ilk iktidar dönemlerinde başlattığı geçmişle yüzleşme temelli girişimler, HDP’nin Türkiyelileşme söylemiyle birlikte Kürt hareketinde yaşanan söylem yumuşaması ve özellikle çözüm sürecinde Kürt hareketine yönelik klişeleşmiş önyargıları kırmayı arzulayan “meşrulaşma” fırsatlarını değerlendirme gibi dinamikler bu bireysel hak temelli yaklaşımı daha da güçlendirdi. Kobani’deYPG saflarında DAİŞ karanlığına karşı savaşırken yitirdiğimiz Paramaz Kızılbaş’ın deyişi ile“meşruiyeti masumiyetten, masumiyeti mağduriyetten türeten” bakış açısı üzerinden üretilen ve yasa koyucunun hukuk alanına indirgenen hak temelli adalet talebiyle oluşan vicdan ekonomisi “protokol aydınları” için eşsiz bir fırsat sundu.

KÜRTLER KADERLERİNİ TAYİNDEN BAHSEDİNCE… 
Özellikle çözüm sürecinde doruğa ulaşan bu ilişkilenme ilk etapta naif ve iyi niyetli bir çabaydı aslında. Amaç toplumsal barış inşasında bu kesimlerin ülkenin batısında da hareketin taleplerini ve HDP projesini aktarmalarını sağlamaktı. Fakat bu dönemde Kürt hareketi söylem bazında çok tavizler verdi. Örneğin geçmişle yüzleşme temelli 90’lar anlatısı Kürt meselesini tamamen vicdana indirgedi. Bu kesimler de hareketin barış masasında muhatap alınmasının verdiği “meşruiyetle” Kürt meselesini egemenlik bağlamından tamamen kopardılar. Devletin geçmişteki suçlarını tamamen vicdani bir yerden eleştirerek, kendilerinin de bugün ayrıcalığını yaşadıkları bağlamı unutturdular. Newrozlarda en ön sırayı onlar kaptı, Kandil’e ilk giden onlar oldu, istedikleri Kürt kurumuyla en rahat bağlantı kuranlar onlar oldu. Hareketin en büyük ceremesini çekenler ve mücadelenin içinde aktif olanlar bile onlar kadar kendi emekleri üzerinden yükselmiş olan hareketin iç gündeminden haberdar değildi. Neyi öğrenmek isteseler kapılar anında ardına kadar açılıyordu. Bir sömürge psikolojisi ile “yeter ki bizi batıya anlatsınlar” modundaydık hepimiz. Gel zaman git zaman “süreç” bozuldu. Devlet her zamanki devlete dönüştü. Bütün bu “protokol aydınları” eski korunaklı alanlarına döndüler. Kendilerinin de asla kaybetmek istemedikleri ayrıcalıkları riske girince ‘Türklük Sözleşmesi’ne yeniden biat ettiler. Bu kesimin, Kürtlerin özyönetim taleplerini açıkça dile getirmeleri ve hendek ve barikatların ardındaki direnişçilerin taleplerini meşru olarak deklare etmeleri ile bu kadar agresifleşmelerinin nedeni tam da Kürtlerin ilk defa doğrudan kendi kaderlerini tayin hakkından bahsetmeleri. Daha ağustosta çatışmalar yeni başlamışken “Selo’yu yedirmeyiz” diyen birçoğu bugün “Selahattin ve HDP bize ihanet etti” modundalar. Çünkü artık Demirtaş şahsında HDP onların diliyle konuşmuyor. Çünkü onların HDP ve Türkiyelileşmeden anladıkları şey bir egemenlik paylaşımı talebi değil, bir vicdan ekonomisi tüketimi idi. Çünkü o vicdan ekonomisinde kendi egemen pozisyonlarını tartıştırmadan yine Kürtler için vicdana çağrı yapmaya devam edebilirlerdi.

TÜRKLÜK ETHOSU VE SAVAŞ GERÇEĞİ 
Umut Tümay Arslan, bir yazısında, özellikle bazı sosyalist sol ve demokrat kesimlerden insanların 1915’e sanki yüz yıl öncesinde olmuş-bitmiş ve orada kalmış bir olgu olarak yaklaşmalarını, aradan geçen bir asırlık dönemde yaşanan “çifte ortadan kaldırma” sürecinin (Ermenilerin yok edilmesi ve Ermenilerden geriye kalan izlerin yok edilmesi) görmezden gelinmesi durumunu Türklük Ethosu olarak tanımladığı oluş ile açıklar. Türklüğü “bir toplumsal iktidar biçimi olarak” ele alan yazar, bunun “kendini farklı siyasi söylemler içinde sürekli yineleyen, öznelerini üreten, öznelerinin konuşurken kendi özerkliklerine inançları itibariyle de görünmezleşen, sırra kadem basmayı başaran, kısaca öznelerini tekrar tekrar kendine döndürmeyi başaran” bir toplumsal bir iktidar biçimi olduğunu vurgular. Bu toplumsal iktidar biçimini görmeden, onun sağladığı alandan konuştuğumuzu kabul etmeden hareket etmenin bizleri götüreceği inkârcı çizgiyi vurgulayan Tümay Arslan; bu konuşma şeklinin Türklük ethosuna hiç dokunmadan konuşmayı mümkün kıldığını belirtir ve şöyle der: “Dehşetin izlerini saklayan her sıfırdan başlama talebinin, şimdinin bünyesindeki geçmişi reddettiğini, hesapların kapatıldığı, adaletin sağlandığı bir toplumda yaşadığımız yanılsamasını yarattığını kabul edelim. Dehşeti bünyesinde taşımış kültürle suç ortaklığımızı gözardı ederek dehşeti anlatmanın ya da bu suç ortaklığı üzerine hiç düşünmeden yolumuza devam etmenin imkânsız olduğunu da.
Tümay Arslan’ın 1915 ekseninde tartıştığı bu Türklük ethosunu Kürtler bağlamına da uyarlamak mümkün. 100 yıllık bir kolektif kimlik eksenli egemenlik mücadelesini vicdanlarda mahkûm etmekle yetinmenin yeterli olacağını, yüz yıldır süregelen fiziksel ve sembolik şiddet pratiklerini kendi ayrıcalıklı konumlarını tartıştırmadan geçmişte bırakabileceklerini düşünüyorlardı. Fakat egemenin Türklük ethosu zırhıyla kendi durduğu yeri tartışmaya dahil etmeden sürekli ezilenin deneyimine sebep olan bir boş göstereni ima etmesi durumu artık bitti. Çünkü “Türklük ethosu içinde kalmaya devam ederek hatırlama, anma ve tanıklığı geriye dönük olarak inşa etme çabalarının” şimdideki konumumuzu tartıştırmama olduğunu son aylardaki savaş gerçeği bize apaçık gösterdi.

[1]Adnan Çelik, Antropoloji doktorası, EHESS, Paris / oskizama@gmail.com
[2]Akt. Nurdan Gürbilek, SessizinPayı, İstanbul, Metis Yayınları, 2015.
[3]Suphi Nejat Ağırnaslı, Halkların Demokratları Kimlerdir? http://istiraki.blogspot.fr/2013/03/halklarn-demokratlar-kimlerdir.html
[4]Yazi için bkz. Umut Tümay Arslan, “Türklük Ethosu ve Suçluluk Sorunu: Mesele Dergisi’nde 1915”, https://azadalik.wordpress.com/2015/10/02/turkluk-ethosu-ve-sucluluk-sorunu-mesele-dergisinde-19151/