Röportaj: Bülent ULUS

1925’te hazırlanan ‘Şark Islahat Planı’ askerî yöntemler yanında siyasal ve kültürel politika yönüyle de ‘zoraki asimilasyon’u benimsiyordu. Cumhuriyetin tarihsel bağlamı dikkate alındığında, bugün yaşananlara da bakarak, Türkiye 1925’ten bu yana Kürt bölgesini Şark Islahat Planı’yla yönetiyor diyebilir miyiz? Hedeflenen nedir?
Bugün yaşadığımızın elbette tarihsel bir geçmişi var. Sur’da, Cizre’de, Nusaybin’de, Yüksekova’da ve Kürdistan’ın diğer pek çok yerleşim yerinde yaşanan imha, asırlık bir devlet politikasıdır. 1915’te Ermenilerin can ve mal güvenliği yok edildi ve bildiğimiz soykırım yaşandı. Bu politikalar sadece 1920 öncesinde uygulanmadı, 1920’lerden itibaren de aynen icra edildi. Zaten Türkiye, Osmanlı’nın devamı olan bir ülkedir. Osmanlı’daki ve Cumhuriyet dönemindeki Türk milliyetçiliğinin ekonomi politiğine baktığımızda risk olarak değerlendirilen birinci unsur Ermeniler ve Rumlardır. Tümüyle Hıristiyan unsur denebilir. Ermeni ve Rum milletiyle ilgili tasfiye politikası 1915’lerde yoğunlaştırıldı. 1925’lere gelindiğinde binlerce yıldır Anadolu’nun bu topraklarında yaşayan Hıristiyanlar yaşayamaz hâle getirildi. Devletin, risk olarak gördüğü milletten Türk olmayan unsur olarak da Kürtler vardı. Kürtlerle hesaplaşmanın gündeme geleceği belliydi.

1920’lerde Kürtlerle ilgili ilk harekât Koçgiri’dir. Koçgiri’de çok büyük bir imha yaşanmıştır. 1920’li yıllarda meclis açıldığında Kürtlerle Türkler arasındaki ilişkiyi pekiştirmek, o konuda bazı adımlar atmak için, mesela Mustafa Kemal’in 27 Haziran 1920 tarihinde El Cezire komutanı olan Nihat Paşa’ya gönderdiği beş maddelik bir Kürdistan Hakkında Talimatname vardır. Kürtlerin sorunlarını çözmek açısından Nihat Paşa görevlendirilmiştir. ‘Kürtlerle ilişkileri geliştirerek sorunları çözün’ gibi bir emir verilmektedir. Fakat bu talimatnamenin gereği hiçbir zaman yapılmamıştır. 1921 Anayasası’nın vilayetler düzeyinde muhtariyet ya da federasyon gibi –biraz geniş yorumlayarak– 11. ve 12. maddeleriyle ilgili değerlendirmeler sıklıkla yapılmaktadır. 1921 Anayasası kabul edildiği halde bu muhtariyet ya da federasyonu içeren maddelerle ilgili Koçgiri özelinde adım atılmamıştır. Bununla ilgili sonradan mecliste müzakereler yapılmıştır, ama çok da verimli geçmemiştir. Kürtlerle devletin ilişkisinde böyle bir gelişme yaşanırken, Kürt mebuslar Lozan müzakereleri döneminde –Hasan Hayri’sinden Diyap Ağa’sına kadar– ‘Türk devletiyle biz birlikteyiz’ diye meclis kürsüsünden konuşmuştur. Lozan’daki İngiliz heyetinin özellikle lider pozisyonunda olan Lord Curzon’a, ‘biz Türklerle birlikteyiz, ayrımız gayrımız yoktur’ denilmiştir. Hiçbir şekilde kimliksel bir durum ifade edilmemiştir. Bu yönüyle de Kürt mebusların durumu eleştirilecek bir şeydir. Bu bahar ayları çabuk geçmiştir; 1925’lere doğru gelindiğinde Şeyh Sait vakası yaşanmıştır. Kemalistlerin, ‘Şeyh Sait olayı olmasaydı biz şöyle yapacaktık, böyle yapacaktık’ söylemi sadece bugün için bulunan bir gerekçedir. Devletin 1920’lerden 25’lere kadar yaklaşım olarak Kürtleri bir risk unsuru olarak değerlendirdiği görülüyor. Şeyh Sait’in hareketinden sonra devlet bir arayış içerisine girer. Bunu o dönemin Dahiliye Vekili olan Cemil Bey’in basına yansıyan açıklamalarından anlıyoruz.

Bu dönemde, Ermeni soykırımında Bitlis, sonra da Halep valisi olan Mustafa Abdülhalik Renda özel görevlendirilmeyle Kürdistan’ı gezer ve Eylül ayı itibarıyla bir rapor hazırlar. Devamında Renda’nın da içinde yer aldığı bir encümen oluşturulur. Bu encümen 1921 Eylülünde Şark Islahat Planı’nı hazırlar. Şark Islahat Planı (bunu Mehmet Bayrak’ın ortaya çıkarmasıyla bilgi sahibi olduk) devletin Kürtlere bugün dahi ne yapacağının ana programıdır. Mesela devletin daha önce Hıristiyan dininden olan Ermeni ve Rumlara yaklaşımıyla, İslam dininden, çoğunlukla da Sünni İslam olan Kürtlere yaklaşımı arasında hayli fark vardır. Hıristiyanla hesaplaşmada Sünni İslamı çabuk yedeklerken, Kürtlerde hep, ‘aynı dindeniz, aynı milletteniz’ denir. ‘O zaman bu ayrı gayrı niye?’ izahında bir zorlanma durumu var. Din kimliği geride kalır, millet kimliği devreye girer. Bunun için de hesaplaşılması uzun zaman almıştır.

Bu planın özü nedir?
Şark Islahat Planı 28 maddelik bir plandır. Planın özü, ‘Kürtleri demografik ve ekonomik yapıdan nasıl tasfiye edebiliriz?’ üzerine kurulmuştur. Bu 28 maddeye baktığımızda şunu görürüz: Güvenlik yaklaşımı ilk sıradadır. Karakol kurulması, askerî güç sayısının artırılması… Ve der ki öncelikle, ‘biz bu bölgede sıkıyönetim ilan etmeliyiz’. Zaten ilan edilmiştir. Plan, bölgeyi devletin merkezi yapısını güçlendirme üzerine kurulmuştur. O nedenle umumi müfettişliklerin kurulması da öngörülür. Deniliyor ki, ‘5 umumi müfettişlik kurulsun. Hakkâri, Van, Muş, Bitlis, Siirt, Dersim, Malatya vilayetlerini kapsasın’. Ve ‘Silahları toplayalım, jandarmayı ve polisi yapılandıralım, Kürtleri askere alalım, onlara askerde Türkçe öğretelim ama bunları amele taburlarında çalıştıralım’ der… Nasıl ki Ermeniler amele taburlarında çalıştırıldıysa Kürtler için de önerilen amele taburlarıydı. Sonrasında da 18. maddede, ‘bu saydığımız vilayetlerde ve yerleşim yerlerinde hükümet binalarımız korkutucu olmalıdır’ deniyor. Yani devlet kendisini göstermeli, halka demeli ki ‘bizden korkun’. Yatılı okullar yapmak, özellikle kızları almak. Yatılı Bölge Okulları buradan çıkmıştır. Sonra, ‘yerel ahaliden yani Kürtlerden memur almayalım, varsa da olabildiğince bunları tasfiye etmeye bakalım’ yaklaşımı vardır. ‘Kürtçeyi yasaklayalım, Kürtçe konuşandan para cezası alalım’ der. Ve ‘biz buralara, belli bölgelere demografik yapıyı tasfiye etmek için yurtdışından getireceğimiz muhacirleri iskân edelim, yetmezse Karadeniz’den yerli İslam ahalisini –Lazları, Gürcüleri…– getirip yerleştirelim’ der. ‘Ağa ve aşiretler burada güçlüdür, biz bu yapıyı tasfiye edelim’ diyerek, kendi aşiretini yaratarak diğer aşiretlerin tasfiye edilmesi de plan dâhilindedir. ‘Biz buradaki ahaliyi garba sürgün edelim’ der. Yine bu plan dâhilinde Dersim ile ilgili de gerekli tedbirlerin alınması şeklinde ayrıca özel bir vurgu vardır.

90’larda köylerin boşaltılması söz konusuyken bugün Hakkâri, Şırnak gibi şehirlerin taşınması durumu var. Yine Sur, Yüksekova, Cizre gibi yerleşimlerin insansızlaştırılmasına dönük operasyonlar olduğunu görüyoruz…
Zaten bu Şark Islahat Planı’nın devamında altyapı çalışmaları devam etmiştir. 1987 yılında kurulan Olağanüstü Hal Valiliği aslında Umumi Müfettişler İdaresi’nin ad değiştirmiş hâlidir. Devlet oradaki merkezi yönetimi daha da güçlendirmek için bir makam oluşturuyor.

Şark Islahat Planı dedik. 1934 İskân Kanunu, 1935’teki İnönü’nün Kürt Raporu, sonra Nüfus Umum Müdürlüğü’nün saha çalışmasıyla hazırladığı ‘Geçen Dört Yılda Yapılan ve Gelecek Dört Yıl İçinde Yapılacak İşler’ raporu, sonra Dersim özeliyle ilgili sadece Cumhuriyet döneminde on dörde yakın rapor hazırlanmıştır. Özellikle müfettiş raporlarından 1. Umumi Müfettişi olan Abidin Özmen’in 1936’daki raporu önemlidir. Bir de umumi müfettişlerin 1936’da yapmış olduğu bir toplantı vardır. Tüm bu raporlarda ve hazırlıklarda şu net olarak görülüyor: Köy köy, kasaba kasaba nerede ne yapabiliriz, neredeki Kürtleri sürebiliriz, nereye Türk muhaciri iskân edebiliriz, nereyi yasak bölge ilan edebiliriz. (Mesela Dersim’deki kırımda 3 yasak bölge ilan ediliyor. 3 yasak bölgeyi seçiyor diyor ki; ‘sen burada yaşamayacaksın’. Sen de diyorsun ki ‘yüzyıllardır ben burada yaşıyorum, niye yaşamayacak mışım?’ ‘Yaşamayacaksın, yasak ilan ettik’ bu kadar! O gün ilan edilen yasak bölgeler bugün de işte ‘güvenlikli bölge’ diye devam ediyor.) Yasak bölge taramasıyla oradaki nüfusu alıyorsun batıda bir yere atıyorsun. 1990’larda köyler boşaltılırken ahalisini gönderip bir mülk de vermedi. ‘Git başının çaresine bak’ dedi. Bu daha imhacı bir devlet faaliyetidir. Doğrudan sokağa atmak, aç bırakmak. Diğerinin iyi olduğu anlamında söylemiyorum. Bir gerekçeyle ‘sen burada yaşayamayacaksın, şurada sana toprak vereceğim, burada yaşa’ diyorsun; 1990’larda ise ‘köyünde yaşamayacaksın, nereye gidersen git’. Bütün bu planların, raporların özeti şu: Biz buradaki Kürt yoğunluğunu, Kürtçe konuşmayı nasıl tasfiye edebiliriz, yani asimile edebilirizdir.

Tarihten bir hatırlatma: Muş mebusu Hacı Ahmet Hamdi mecliste Kürtçe konuşmayı gündeme getiriyor. Kürdistan’da ahalimizin yüzde 8’i Türkçe bile konuşamaz diyor. Demek ki yüzde 92’si Kürtçe konuşuyor. 1930’larda oluşturulan Diyarbekir merkezli birinci, Erzurum merkezli üçüncü ve Dersim merkezli dördüncü müfettişlik bölgeleri özelindeki raporlar dikkate alındığında, Kürtçe konuşan nüfus oranının en küçüğü yüzde 60’lardadır.

Diyarbakır-Hakkâri bölgesinde Kürtçe konuşma yoğundur. Kars’a, Erzurum’a doğru çıkıldığında azdır. Dersim-Elazığ bölgesinde ise yine yoğundur. Bu sefer Kürtçe konuşan nüfusa yönelik bir operasyon çekiliyor. Bu operasyonun boyutu şu: Bir, devletin güleryüzlü asimilasyon politikası nedir? Eğitimle gitmek. İki, yasak bölgelerle halkın göç ettirilmesi, yani sürülmesidir. Üç, Türk muhacirlerin iskân edilmesi. Dört, kent ve kasaba merkezlerinde Kürtçe konuşmayı yasaklayarak herkesi Türkçe konuşmaya zorlamak. İşte bu tartışmalar ortamında özellikle İnönü’nün raporunda gündeme getirdiği, daha sonra Nüfus Umum Müdürlüğü’nün raporunda detaylandırıldığı ve Abidin Özmen’in raporunda da değindiği Türk Merkezi projesidir. Türk merkezinden kasıt şu: Buralarda biz öyle Türk merkezleri oluşturmalıyız ki bu merkez ekonomik, sağlık ve sosyal hizmetler yönüyle ve kültürel boyutuyla farklı olmalı; Kürtleri anadilini unutturmak amacıyla, Türkçe konuşmaya zorlamalı, hem de çarşıda-pazarda Türkçe hâkim kılınmalıdır.

İnönü raporunda vilayet bazında, ‘Elazığ, Erzurum, Bitlis ve Van için Türk merkezi’ hattını öneriyor. İnönü’nün belirttiğini Nüfus Umum Müdürlüğü, müfettişler raporlarında daha da detaylandırılıyor. Bundan anlıyoruz ki, dışarıdan getirilen Türk muhacirlerin de iskânıyla ve devletin operasyonlarıyla kasabalar ve köyler bazında bu tür Türk merkezler oluşturulmaya başlanıyor. Hatta 1939 yılında bir talimatnamede, ‘Türk merkezi’ne ‘ünite merkezi’ denilirken, söylenen şudur: Türk merkezinde anadili Türkçe olmayan, yani Kürtlerin nüfusu yüzde 20’yi geçemez. Ermeni soykırımında da yüzde 5-10 oranı vardı. Buna göre yerelde Türk merkezleri operasyonları sürdürülüyor.

Bahsettiğiniz bu ekonomik, kültürel Türk merkezlerinin bir benzerini bugün Sur’da, Cizre’de yaşananlarla ilişkilendirmek mümkün mü?
Bugün yapılana baktığımızda 1935’lerde temellendirilen Türk merkezi yaklaşımına uygun. O zaman, ‘biz burayı Türk merkezi yapacağız’ diye belirlediklerinde oraya uygun yatırımlar, binalar yapmak ve pazarda Türkçeyi hâkim kılmak gibi bir yaklaşım varken bugün şöyle yapılıyor: Sur, Cizre kuşatıldı, mal ve can güvenliği imha edildi ve tamamen insansızlaştırıldı. Burayı yeniden inşa ediyorsun, elbette Türk merkezi kafasıyla. Çünkü 30’lardaki Türk merkezi yaklaşımında şöyle bir şey vardı: Maraş, Malatya, Elazığ, Erzurum, Van üzerinden bir Türk merkezi hattı gibi bir şey oluşturuldu; tarihsel bağlamda konuşacak olursak, Osmanlı Ermenistanı ile Osmanlı Kürdistanı yani Batı Ermenistan’la Kuzey Kürdistan arasına oluşturulan bir hattır. Şimdiki hat ise şöyle: Sur –Diyarbekir’in kalbi–, oradan Cizre’ye, Nusaybin’e iniyorsun, Yüksekova’ya gidiyorsun. Bugünkü, Kürdistan’ın doğrudan beynine ya da ciğerine yönelik bir hattır. 1930’lardaki Türk merkezinin mucidi CHP’ydi, bugün aynı şeyi uygulayan da AKP’dir. Bu anlamda ekonomi-politikte devamlılık vardır.

Sur’da acil kamulaştırma kararı alındı. Sizin, Osmanlı’da ve Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum mallarının Türkleştirilmesi çalışmanız var. Bir benzerlikten bahsedilebilir mi?
Ben Türk milliyetçiliğinin ekonomi-politiğini şöyle tanımlıyorum: Milleten Türk, dinen Sünni İslam olmayanın demografik ve ekonomik yapıdan tasfiyesidir. Ermeniler üzerinde yaşanan zaten malının mülkünün gasbıydı. Devletin gasbı sonrasında kitlesel yağmaya tabi tutuluyordu. Sur’da yapılan nedir? Sur’da yapılanın öz olarak hiçbir farkı yok. Çünkü yapılan şudur: “Ben burayı kuşattım, seni burada yaşatmıyorum, sonra da seni şurada yaşatacağım” gibi şeyler söyleniyor. “Toledo” diyor. Toledo’yla Sur’un ne ilişkisi var? O ayrı bir kimlik, Sur ayrı bir kimlik. Tarihsel gerçekliğinle, kimliğinle alay eder gibi. Kentin merkezinde –diyelim ki Cizre’de yaşayan insanın çevrede tarlası, bahçesi, hayvanları var– yaşayamaz hâle getirdiğin zaman bu sefer o tarlasını, bağını da kullanamaz hâle gelir. Zincirleme bir yansıması olur. Planlamanın öyle yapıldığı anlaşılıyor.

Buradaki asırlık pratik şudur: Mal ve can güvenliğini tümden yok etmek. Hani dersin ki can güvenliğim var, ama malıma bir şey oldu. Ama burada böyle deme durumu yoktur. Kuşatılmış. Evine giremiyorsun, eşyanı almaya çalışsan öldürülüyorsun. 3 yaşındaki çocuktan 70 yaşındaki yaşlısına kadar evine ekmek alırken ya da evinin içerisinde öldürülüyor. Demek ki devlet bugüne kadar çözüm süreci vs diyerek yaptığı şeyin arkasında kendince başka bir planın hazırlığını yapıyormuş: Öldürücü vuruşu nasıl yapabilirim? Demek ki bu çözüm süreci denen süreç, ‘bu yönlü bir planı tekrar biz yapalım, yürürlüğe koyalım’ süreciydi.

Şöyle özetleyebilirim: Şark Islahat Planı, İskân Kanunu, İnönü’nün Kürt raporu ve diğer raporlarda meselenin bir tanımı var. Gerçekliğin farkındalar; mesele, Kürt meselesidir. Başvekil İsmet İnönü bile kendi yazdığı raporda ‘Kürt meselesi’ diyor. Kürt meselesi dediğin zaman şudur: Bir Kürt kimliğinin meselesi. Burada ifade kötü oluyor. Çünkü Kürdün kimliğinin olması niye mesele olsun? Ama devlet yönetimi, ‘sen benim gibi olmadığın için meselesin’ demek istiyor. “Türkçeyi hâkim kılmalıyız” bakışı var. “Aşiret yaşamının orada yarattığı sorunlardan devlet olarak yararlanma” bakışı hâkim. Ve dağınık olan yerleşim yerlerini birleştirmeye de yine o gerek Türk merkezi oluşturma yolu olarak bakılıyor. Sonra raporlarda şunlar gündeme getiriliyor: İstanbul ve Ankara’nın kanunuyla biz burayı yönetemeyiz. Bugün de aynı şey geçerli. Bugün Diyarbakır’da uygulanan kanunla Ankara’da uygulanan kanun aynı değil. Çünkü Diyarbakır’da vali yüz bin kişiye “sizi evden çıkartmayacağım” diyor. Buradaki operasyonların arka planında devletin merkezi yapısını güçlendirme bakışı var. Oysa bir yıl öncesinde yerelde demokrasiyi güçlendirmeyi tartışıyorduk. Yasak bölgelerin oluşturulması var. Devlet istihdamında her zaman bir öteki vardır. Bugün Kürtlerin nüfus olarak yoğunlukla inşaatlarda amele olarak çalışıyor olması bir kader değil. Bu politikaların devamıdır. Ulaşım politikası burada çok önemlidir. Demiryollarının yapılması, karayollarının yapılması. Bu Şark Islahat Planı’nda özel olarak da vurgulanıyor. Bütünlük içerisinde Kürt sorununa bakış ‘seni nasıl tasfiye edebilirim, seni nasıl Türkleştirebilirim’den öte bir şey değil.

Yerel yönetimlerin güçlendirilmesinden bahsettiniz. Bu tartışmalar kimi araştırmacılar, tarihçiler tarafından Lozan öncesine kadar götürülüyor. Ancak son yaşanan tahribata gerekçe olarak “özerklik” talebi ileri sürülüyor…
İsmet İnönü bile raporunda bu meselenin adı Kürt meselesi dediyse, sonra “Erzincan Kürt merkezi olursa Kürdistan kurulur” dediyse, ortada bir Kürt ve Kürdistan gerçekliği var. O zaman senin devlet olarak nüfusunun bir kesim ahalisi bir coğrafyada yaşıyor ve kimliği de buysa sen onunla birlikte nasıl yaşarım politikasını güçlendirmek ve geliştirmek durumundasın. Bugüne kadar ise senin ona dediğin tek şey; “sen Kürt değil Türksün, kart kurtsun, dağ Türküsün, konuştuğun dil Kürtçe değil dağ Türkçesi” gibi söylemler… Mesela Bitlis mebusu Yusuf Ziya –Şeyh Sait olayından sonra idam edilen mebus– 25 Ocak 1923’te meclis zaptında diyor ki, “Lord Curzon’a bağırıyoruz, biz Kürdistan’ın hakiki vekilleriyiz.” Mesela Siverek mebusu Lütfi: “Biz Kürdistan mebusuyuz.” Mesele bilinmiyor değil yani.

Lord Curzon’a yapılan çağrının benzerini Nuri Dersimi’de ya da Seyid Rıza’nın yazdığı mektuplarda da görüyoruz. Son dönemlerde Kürt siyasal hareketinden ‘üçüncü bir güç ya da ABD arabulucu olsun, BM rol oynasın’ biçiminde açıklamalar oluyor. Ancak başta AB olmak üzere Kürtlerin bu yönlü çağrıları çok da karşılık bulmuyor gibi. Tarihsel bağlamıyla ABD’nin, AB’nin bu politikası nasıl açıklanabilir?
Elbette canı yanan çevresine derdini anlatmak için bağırabilir, talepte bulunabilir. Çok insani bir davranış. Fakat Batı bu konularda çok pragmatisttir. Çıkarına ne gelirse o an onu uygular. Suriye’yi kan gölü haline getirdi. Şimdi güya çözmeye çalışıyor. AB’nin merkezi Brüksel politikacıları vs Türk devletini destekler konumda olabilirler. Ama asıl Avrupa halkına ulaşmaya gayret edilmesi önemli. Tabii ki AB, BM önemlidir. Parlamentoda var olan HDP mebuslarının bu mekanizmayı daha işlevli kılabilecek bir gayret ve programın içerisinde olmaları gerekir.

Sur ve Cizre özelinde yapılanları ise 1930’lu yıllarda vilayet bazından sonra bazı kazalar bazında geliştirilen 1930 modeli olan Türk merkezinin kurulması projesi olarak görüyorum. Bugün devlet Sur’da, Cizre’de 1930 modeli Türk merkezinin projesini kurmaya çalışıyor. Sur’un, Diyarbakır’ın beyni olarak şehir merkezinde bütün vilayeti etkileme boyutu da var. Ekonomik, sosyal, sağlık, kültürel yönden etkileyici olacak. Ve böyle bir yerden Başbakan ev alacaksa, oralarda yeniden nüfusun iskân edilmesi gündeme gelebilecek. Bu Suriyeli mi olur, benim Kürdüm denilen Kürtler mi olur, orada bir nüfus transferi olacak. Bu anlamda önümüzdeki dönemde kısa vadeli umutlu olmak biraz zor görünüyor.

Maraş’ta Alevi bölgesine kurulmak istenen kamp ile ilgili yaşananlardan da hareketle, Suriyelilerin iskân edilmesi ile ilgili tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
10 bin nüfuslu Alevi-Kızılbaş Kürdün ve Türkmenin oturduğu bir bölgeye sen 30 bin Suriyeli getiriyorsun. Çok bilinçli bir programdır; dilerim ki, 1978’de Maraş katliamı benzerini tekrar yaşamayız. Çünkü o Suriyelilerin belli bir projeyle getirildiği anlaşılmaktadır. Hatta Diyarbekir’de, Batman’da İslami bir proje olarak Suriyelilerin iskân edileceği mıntıkalar da kurabilirler. Düşünmüşlerdir büyük olasılıkla, Sur’dan sonraki aşamada, uygulamaya koyabilirler. 1930’larda, Balkanlardan ithal ettikleri Türk muhacirler vardı. Şimdi böyle bir şey yapma şansları olmadığına göre eldeki nüfusu bu sefer Kürtlerin arasına iskân ederek oradaki bütünlüğü bozmayı deneyebilirler. Sur, Cizre özelinde öngörülen yapının çevresinde de bazı bölgelere Suriyelilerin iskânı gündeme gelebilir.