Röportaj: Faruk AYYILDIZ

Bu röportaj yapılırken, sokağa çıkma yasağı ve direnişin 3 aydan fazla sürdüğü Diyarbakır’ın Sur ilçesi hâlâ yasaklı ve giriş yapmak mümkün değil. Devletin, Sur’u kamulaştıracağını açıkladığı günlerde Zan Vakfı, Sur’a ilişkin 2009 TOKİ kentsel dönüşüm süreci, sokağa çıkma yasakları ve devam eden dönüşüm tartışmalarını kap- sayan bir rapor hazırladı. Serhat Arslan, Derya Aydın, Hakan Sandal, Güllistan Yarkın imzasıyla yayınlanan rapor, “Kentsel dönüşüm bağlamında Sur’da ne oldu?’ sorularına yanıt arıyor. Serhat Arslan ve Hakan Sandal ile söz konusu raporu konuştuk..

Raporun gerekliliği ve amacı ile başlayabiliriz…

Hakan Sandal
: Raporun temel sorusu Sur’da 2009 senesinde başlatılan ve devam ettirilemeyen kentsel dönüşüm süreci, aylardır devam eden sokağa çıkma yasakları yani ablukalar ve sonrasında “acele kamulaştırma” gibi yasal dayanaklarla da tekrar gündeme gelen kentsel dönüşüm tartışmalarının birlikte değerlendirildiğinde nasıl bir tablonun ortaya çıktığı idi. Ayrıca raporun bir motivasyonu da tüm bu tartışmalar içerisinde Sur’da yaşayan insanların öznelliklerinin, gündelik kaygılarının, gelecek tahayyüllerinin yok sayıldığı tartışmalara bir müdahale idi. Nitekim daha bir sene öncesine kadar Sur çok farklı bir gelecek tasavvuru iken, bugün bir yıkım tasvirine dönüştü; bu görece hızlı kabullenilen geçişkenliği mümkün kılan ilişkilerin açığa çıkması önem taşıyor. Mahalle memnuniyeti, mahallelilerin gelecek beklentisi, yerinden dönüşümün mümkünlüğü temelinde düşünülen çalışma bugün yaşanan yıkımı öngörmüyordu tabii…

Serhat Arslan: Mühim bir nokta da Sur’da yaşayanların önemli bir kısmının 90’lardaki zorunlu göçle yerlerinden edilmiş olmaları. 90’larda yerinden edilenler Sur’da çok zor koşullarda yeni bir yaşamı inşa etmişken bu kez kentsel dönüşüm ile tekrar yerlerinden edilmek istenmiş, ancak mahalleliler buna karşı çıkıp yerlerinde kalmıştı. Ancak abluka süreciyle de 90’lardakine benzer bir şekilde, köy yakmanın yerine mahalle ve evler yıkılarak, buradaki insanlar yerlerinden ediliyor bir şekilde. Raporun kısaca değindiği, kullanılan “güvenlikçi” dil, başvurulan zor aygıtları, evlerin yakılma ve yıkılma biçimleri gibi benzerlikler bir sürekliliğe de işaret ediyor aslında.

Raporun oluşma süresi ve dayandığı saha çalışmalarından da bahseder misiniz…

Hakan Sandal
: Rapor, üç aşamalı bir saha çalışmasına dayanıyor. İlk aşama Mart-Nisan 2015 tarihinde 39 kişi ile yapılan mülakatlardan oluşuyor. Bu mülakatlar Sur’un Alipaşa ve Lalebey mahallelerinde yaşayanlar ile 2009 kentsel dönüşüm sürecinde Sur’dan otobüsle şehre yaklaşık bir-bir buçuk saat uzaklıktaki Çölgüzeli mahallesi TOKİ konutlarına yerleşen-yerleştirilenler ile yapıldı. İkinci aşama ise yine Sur’un Alipaşa ve Lalebey mahallelerinde yapılan anket çalışmasından oluşuyor. Bu anket çalışması Temmuz-Ağustos 2015 tarihinde yaklaşık 290 ev ve 17 iş yeri ile yapıldı. Anketin kapsamı ise bu mahallelerde yaşayanların eğitim durumlarından sosyal güvencelerine, özel becerilerinden mesleklerine kadar geniş bir veri içeriyor. Bir anlamda Sur’daki abluka sürecinin başlangıcına kadar olan sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel bir harita çıkarıldı. Aslında yıkım öncesi Sur’da yapılan neredeyse son saha çalışması olması açısından da rapor farklı bir yerde konumlanıyor. Raporun dayandığı üçüncü ve son saha çalışması ise çalışma ekibimizden bir arkadaşımızın sokağa çıkma yasaklarının bir günlüğüne kaldırıldığı 10 Aralık 2015 ile Sur’un belli yerlerinde yasağın kalktığı 13 Mart 2016 tarihinden sonra yapılan gözlem ve mülakatlardır. Bu anlamda abluka-kentsel dönüşüm ilişkisini bütünlüklü olarak tartışan, tartışmaya açan bir rapor mümkün olmuştur diyebiliriz.

Sur’daki abluka ve kamulaştırma TOKİ ile ilişkilendirilse de raporda asıl olarak adı geçen yerlerde alternatif yönetim talep eden siyasi gücün baskılanması olarak da yorumlanıyor. Hem rant hem de siyasi gücün baskılanması birbirinden ayrılamayacak parçalar olsa gerek.. Rapordaki “Sur’daki devlet politikalarını bir bütün olarak ele almak gerekiyor” tespitini açar mısınız…

Serhat Arslan: Sur’da alternatif yönetim biçimleri talebinde bulunanların çoğunu biraz önce de dediğimiz gibi 90’larda köyleri yakılanlar oluşturuyor denilebilir. Yani aslında 90’larda koruculuğu kabul etmemiş ve/veya bir şekilde Kürt siyasetine yakın kesimler… Meselenin rant boyutu da benzer bir şekilde farklı katmanlar ve boyutlar üzerinden okunabilir ve şüphesiz savaşla yakından ilişkili. Örneğin 90’larda yakılan köyler, boşaltılan araziler ve el konulan hayvanların korucularla birlikte kimi farklı kesimlerin kullanımına verilmesi uzun bir tartışma konusuydu. Sur ve diğer yerlerde gerçekleştirilen yıkım ve “yeniden inşa”nın da benzer bir sonucu olacağı söylenebilir. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi eş başkanlarının acele kamulaştırma kararından sonra yaptıkları açıklamalarda dile getirdikleri gibi abluka bölgeleri, özellikle de Sur için ihale ve ranttan pay almak isteyenlerin Ankara’daki girişimleri benzer tartışmanın başlangıcı niteliğinde. Dolayısıyla ne Sur ne de başka bir Kürt şehrinde devletin herhangi bir politikasını, hele de bu politika köylerin ve/veya şehirlerin demografik yapısını değişiyorsa, tek başına ele almak ya da analiz etmek son derece yetersiz oluyor. Yani her bir uygulamaya belli bir tarihsellik ve bütünlük içinde bakmak gerekir. Rapordaki tespit biraz da konuyu bu yönde açmaya çalışmaktı.

Raporda 2009 yılında Valilik, TOKİ ve Belediye arasında imzalanan ‘kentsel dönüşüm’ anlaşmasına da yer veriliyor. Devam eden “kamulaştırma”nın bu anlaşmanın devamı olduğunu söyleyebilir miyiz? Ayrıca, birçok mahallede insanların da evlerini terk etmediğini görüyoruz. Belediyenin işin içerisinde olmasına rağmen “kentsel dönüşüm”ü güvenli kılamadığı sonucuna ulaşabilir miyiz?

Serhat Arslan
: 2009’daki kentsel dönüşüm projesine belediyenin dahil olması, o dönem risk alanı ilan edilen ve kamulaştırma yapılacak mahallelerdeki -ki Alipaşa-Lalaebey ve Cevatpaşa-Fatihpaşa olmak üzere toplamda 4 mahalledir- mağduriyetin en aza indirilmeye çalışılması şeklinde yorumlanmıştı. Yani belediye “ben projeye dahil olursam insanlar bundan daha az olumsuz etkilenir” düşüncesiyle hareket ediyordu gibi… Mahalleliler de ilk etapta belediyenin projede olmasından kaynaklı TOKİ ve ilgili kurumlarla görüşmelere katılıyor ancak sürecin zararlarına olacağını görüyorlar. Sonrasında mahallelilerin karşı koyması ve direnmesiyle proje kısmi yıkımla yarım kalıyor. Tabii çok katlı ve yüksek binalara izin vermeyen yeni imar koruma planı ve Diyarbakır’daki çeşitli oda ve STK’ların muhalefeti de önemli bir nokta. Bugünkü kamulaştırma ise çok daha farklı boyutta. Yani teorik olarak 2009’daki protokolün devamı diyemeyiz. O zaman 4 mahallede yapılmak istenen kentsel dönüşüm şimdi bütün Suriçi’nde yapılmak isteniyor. Ablukanın olmadığı, yani yaşanan çatışmadan neredeyse hiç etkilenmemiş mahalleler de “acele kamulaştırma” kapsamına alınmış durumda. Yani düşünülen dönüşüm çok daha farklı boyutta gerçekleştirilmek isteniyor denilebilir.

Raporun “Bu noktada kent mekânlarının özellikle sokak muhalefetine imkân veren dar sokaklı ‘otantik’ yapısının bozuluşu, kentsel dönüşümü farklı bağlamlarda ele almayı gerektirmektedir” kısmı dikkatimi çekti. Asker ve polis araçlarının dar Sur sokaklarına girememesi tartışılmıştı, bundan mı bahsediyorsunuz?

Hakan Sandal
: Raporda benzer bir tartışma Paris Komünü üzerinden değerlendiriliyor. Toplumsal hareketler ya da politik karşı çıkışlar tabii ki mekandan ayrı düşünülemez. Sokaklar, güzergahlar, meydanlar sokak muhalefetini ya mümkün kılar ya da egemen olanın lehine zorlaştırır. Bu yapısallık da çeşitli şekillerde değişir, dönüşür… Sur’da ise bu konu mekan üzerinden politik karşı çıkış imkanlarının yok edilmesi bağlamında tartışılabilir. Tabii bu tek yönlü olmuyor; her yıkım bir hendek ile, her hendek de bir “kapatma” çabası ile karşılaşabiliyor. Bu durumda mücadele tam da mekanın kendisi üzerinden yürüyor.

Serhat Arslan: Meselenin diğer bir boyutu da abluka sürecinde devletin zor aygıtlarının, tankların ve panzerlerin Sur’a ilk girdikleri yerlerden birinin 2009’da kentsel dönüşümle kısmi yıkımın yaşandığı Alipaşa ve Lalebey mahalleleri olması. Bunun bir nedeni bu mahallelerdeki evlerin birçoğunun sonradan inşa edilmiş, betonarme ve aralarında Suriçi’nin tarihi avlulu evlerine göre daha çok boşluğun olmasıdır. Yani burayı yıkıp yol açmak görece daha kolaydır. Bununla ilişkili diğer önemli bir neden de 2009’daki kentsel dönüşümle kimi evlerin yıkılmış olmasından kaynaklı mekanın daha açık olmasıdır. Bu durum ise panzer, akrep ve tank gibi ağır silahların ilerleyişini kolaylaştırır. Dolayısıyla mekânsal düzenlenişi modern araçlardan çok insan bedeninin dolaşımına elverişli ve bunun için düzenlenmiş Sur gibi yerlerde yaşanan dönüşümün uzun vadede de yol açacağı sosyo-ekonomik, politik, kültürel sonuçlarını düşünmek ayrıca önemli.

2009’daki kentsel dönüşüm sonrası Sur’dan TOKİ komutlarına taşınanlar arasında dayanışmanın zayıfladığı tespiti de var raporda… Aynı kişilerin TOKİ aracılığıyla devlete borçlandırıldığı ve yaşam akışlarının bozulduğunu da öğreniyoruz..

Serhat Arslan: Sur’da, insanların uzun süredir burada yaşıyor olması ve dolayısıyla birbirini tanıması, yani mekânsal sürekliliğin etki ettiği bir ekonomik ve kültürel yaşamdan bahsedebiliriz. Burada oluşan kültürel ve politik yaşamın ciddi bir ekonomik boyutu bulunmaktadır. Sebze kurutma, halı yıkama, evlere oda ekleme ve buna benzer birçok işin kolektif yapılması ya da para ekonomisine dayanmayan farklı bir karşılıklılık ilişkisi kurulmasının zeminini bu tanıma ve politik birlik oluşturuyor. Bütün bunlar ise mekânın tam da insan bedeninin dolaşımına ve bu bedenlerin uzamsal karşılaşmasını kolaylaştıracak şekilde düzenlenmesiyle mümkün olmakta. Ortak avlular, birbirinin içine geçmiş bahçeler, birçok evin kapısının çıktığı küçük meydanlar… Bunların hiçbirini TOKİ konutlarında göremezsiniz. Çölgüzeli’ndeki TOKİ konutları her bir bloğunda en az 25 daire bulunan, dikey mimarisi ve belli bir standarda göre düzenlenmiş iç mimarisiyle Alipaşalı bir görüşmecinin ifadesiyle “perdeli hapishane”dir. Alipaşa ve Lalebey’den gelenler özellikle farklı bloklara yerleştirilmişler mesela. Birçoğu komşusunu tanımıyordu. Zaten zaman içinde önemli bir kısmı geçinemediklerinden ve borçlarını ödeyemediklerinden evlerini başkalarına devretmiş ve buradan ayrılmıştı. Birçoğu, alt ya da üst komşusunun memur (özellikle de polis) ya da farklı bir politik aidiyete sahip olduğunu belirtmişti. Bu da bütün komşuluk ilişkilerini ve dayanışmayı sekteye uğratmış, Çölgüzeli’nde kalan Surluları yanlızlaştırmıştır. Borç ekonomisine gelince; Suriçi’ndeki evlerine biçilen fiyat ile TOKİ konutları arasındaki farkın oluşturduğu borç, yol ücretleri, Sur’a yürüme mesafesindeki “eski hâl”e oranla pahalı olan marketlerden dolayı artan mutfak masrafı, bina aidatı gibi giderlerle birlikte ödenemez hale gelmiştir. Bu durum ise Çölgüzeli’ndeki birçok Surlunun tüm hayatını bu borç üzerinden yeniden düzenlemeye zorlamıştır. Yani yapılacak her şey borcu arttırıp azaltması üzerinden hesap edilmeye başlamış, bu da kentin sosyal ve kültürel kullanımını neredeyse imkansızlaştırıyor. Politik eylemlere katılım bile bu borç üzerinden hesaplanmaya başlanmış ve borç neredeyse insanların hayatlarının odağı haline gelmiştir.

 Sur’un ekonomisine raporda da genişçe yer verilmiş aslında. Yani insanlar alışverişi daha ucuz ve yakın bölgelerden yapıyor. Sağlık merkezleri, yakın ulaşım ücreti yok… Sur’un kamulaştırılması sonrası bu pek mümkün olmayacak gibi…

Hakan Sandal: Serhat’ın değindiği borç ilişkisi ekonominin temeli oluyor yerinden edilen Surlu için. Yani Çölgüzeli TOKİ konutlarına gidenlerin yaşadıkları, şimdi Sur’da yerinden edilenlerin yaşayacaklarına dair bir emsal aynı zamanda. İnsanların ekonomi temelli karşılaşacakları sıkıntılara birçok kültürel zorluk da ekleniyor. Örneğin bir mezar ziyaretinin bile ulaşımdan dolayı imkansızlaşması ve bunun duygusal-inançsal yükü, sahada duyduğumuz anlatılardan… Kentsel dönüşüm süreçlerinin ortaklaşan etkilerinden farklılaşan birçok katman da çıkmakta Sur örneğinde, örneğin Kürtçe’nin kamusal kullanımı…

Dil meselesine de değinmek istiyorum. Kürtçe, ilçede birinci dil olarak kullanılırken, 2009’da Sur’dan çıkartılarak Çölgüzeli’ne yerleştirilen Surluların, Kürtçe kullanımının da gerilediğini görüyoruz…

Hakan Sandal: Şunu söylemek gerekir; Sur’a adım attığınızda, daha doğrusu yıkım öncesi Sur’a adım attığınızda hayatın tamamen Kürtçe aktığını görürdünüz. İlk etkileşim dili de her zaman Kürtçe. Anketlerin bir kısmı ile mülakatların neredeyse tamamını Kürtçe yaptık doğal olarak. Kamusal alanda Kürtçe’nin bu denli kullanılması, yıllarca baskı görmüş, baskı altında, kontrol altında tutulmaya çalışılmış bir dilin direniş alanına da işaret ediyor. Anket sonuçlarına baktığımızda zaten %85 gibi bir oranla evlerde de Kürtçe’nin Kurmancî lehçesinin birinci dil olarak kullanıldığını görüyoruz. İşyerlerinin tamamında da yine aynı şekilde… Tabii Çölgüzeli TOKİ konutlarına yerleşen Surlularda durum ister istemez değişiyor. Kürtçe’nin kamusal alanda kullanımı azalıyor; tanışıklık, güven, farklı kesimlerin varlığı ve benzeri durumlar buna müsaade etmiyor bir şekilde. Tabii bu “doğal seyir” değil, aksine gayet beklenen, öngörülen bir durum. Kamusal alandan çeşitli mekanizmalar ile dışlanan, eve hapsedilen bir dil ise tam da resmi ideolojinin öngördüğü şekilde bir nevi tutsak olarak “zararsız” hale geliyor. Bugün yerinden edilen insanlar açısından da benzer bir etki görüleceğini söylemek yanlış olmaz haliyle. Yani şiddetin bedene, yaşama, mekana yöneldiği gibi kültürü taşıyan ve yıllarca sadece “söz” söylemenin bile direniş içerdiği bir dile, yani kültür gibi direnişi de taşıyan Kürtçe’ye de yöneldiği söylenebilir.

Tüm bu tartışmaların birleşmesi aslında dediğiniz gibi konunun ne kadar çeşitli katmanları olduğunu da gösteriyor…

Serhat Arslan: Evet, zaten benzer çalışmaların yapılması ve bu katmanlara dair tartışmaların yoğunlaştırılması gerekiyor…