‘TEK ÇÖZÜM’ HALKA NE DİYOR?
BARIŞ AVŞAR

1923’te kurulan yeni Cumhuriyet’in ‘Halkçılık’ ilkesi gereğince 1942 yılında ‘halkın resmi’ni yapmak üzere Siirt’e gönderilen Avni Arbaş anılarında yaşadığı ‘şok’u anlatır. Kaldığı handa küçük bir çekiçle gece ortalığa çıkan akrepleri öldürmek zorunda kalan sanatçı, “Ortalık sinek kaynıyordu. Gerçekten çok trahom vardı. Sokakta yürürken adım başı gözleri hasta insanlarla karşılaşıyordum. (…) Siirt’teyken resim yapmak için köylere gitmek istedim. Vasıta yoktu. (…) Jandarmalarla birlikte at sırtında köy gezisine çıktım. (…) Ama halk jandarmadan çekiniyordu. Uzaktan köye yaklaşıyoruz. İnsanlar görünüyor. Ama onlar bizi görünce bakıyoruz ortada kimse kalmamış.”
Bir yıl sonra aynı amaçla Bingöl’e gönderilen Cemal Bingöl’ün anlatımları da benzerdir: “Çok iptidai olan halk inkılâba katiyen ısınamamıştır. (…) Burada kaldığım müddetçe şuna inandım ki inkılâp bir kültüre dayanmadıktan sonra ne anlaşılabilir ne sevdirilebilir. Halkta kuru bir korkunun verdiği sinmeyi ilk nazarda görürüz. (…) Kendi aralarında ve birbirlerine karşı çok açık ve serbest oldukları halde yabancıya karşı tamamiyle kapalı ve çekingendir.”*
Halkçılığın limitleri
20 yıllık Cumhuriyet’in yapamadıklarının sanatçı gözüyle tarifiydi anlatılan. ‘Halkçılık’ ilkesi gereği İstanbul’dan çıkıp Anadolu’da halkı tanımak ve tanıtmakla görevlendirilen bu ressamların ürettikleri yüzlerce resmin öyküsü hazindir. Çoğunluğu suya sabuna dokunmayan üretimler Cumhuriyet’in sonraki dönemlerine de sirayet edecek bir tür ‘steril otantizm’ merakının objelerine dönüşerek sergilenmiş, sonra da kaderine terk edilip bir yangınla yok olmuş ya da talan edilmiştir. Bedri Rahmi Eyüboğlu, Abidin Dino gibi ‘halkın gerçeği’ni göstererek gerçekten ‘halkçılık’ yapmaya kalkan az sayıda sanatçı ise devletin ‘halkçılık limitleri’ni aştıkları için ‘tenkit’ edilmiştir!
Halkçılığın limitleri mi? O zaman her yerinden perişanlık akan, 2. Dünya Savaşı’nın sıkıntılarını iliklerine kadar hisseden Anadolu’da hemen hiçbir yer diğerinden daha iyi değildi belki. Ama Bingöl, Siirt ve ‘şark’ın diğer şehirlerinde sonradan romanlara, filmlere de konu olacak ‘jandarma görününce kaybolan insanlar’ gerçeği vardı diğer yerlerden farklı olarak. Tek partinin ve ‘Millî Şef’in hâkim olduğu ülkede ‘üniforma’nın her şehirde, her vatandaşta yaratacağı ‘çekince’den daha büyük bir ‘kaybolma’, ‘yabancıya kapanma’ hâli… Cumhuriyet’in hemen başında Koçgiri ile başlayıp 1938’de Dersim ile tamamlanan ‘isyan ve bastırma’ olaylarının bu duruma etkisini tahmin etmek güç değil. ‘Hep beraber’ verilen Kurtuluş Savaşı’nın ardından kurulan yeni ülkede beklediğini, istediğini, ‘vaat edilen’i alamayanların isyanlarını ve aldıkları sert yanıtları tekrarlamaya gerek yok.
Devleti görür görmez ‘yok olanlar’ın son isyanıyla ise on yıllar boyu süren inkâr ve bastırmadan sonra bir kez daha ‘var olma’ mücadelesi başladı halkın. ‘Halkçılığın’ askerî darbeler ve emperyalizme bağımlılıkla zaten iyice bir canı çıkarılmıştı. Ve 30 yıl boyunca yeni bir ‘görünür olma’ kavgası verildi. Devleti görünce ‘kaybolmak’ istemeyen, ‘varım’ diyenlerin kavgası… Üzerine ‘barış süreci’ ve şimdi tekrar savaş! Hem de şehirleri, evleri, tarihi ve insanı yıkıp geçerek bu kez… Bugün görünen odur ki artık ‘halk’ devleti görür görmez yok olmuyor, olmak istemiyor, oturup bir şekilde, bir yolla derdini anlatıp hakkını aramak istiyor. Yeniden savaş, baskı, inkâr istemiyor ama bunlar olmasın diye evlerine çekilmeyi de kabul edemiyor. Evleri hâlâ ayakta kalanlar tabii…
Tek lider, tek çözüm!
Sur’da, Cizre’de, Silopi’de, İdil’de, Nusaybin’de yeniden ‘yok’ olmaları istenenlerin evlerine, mahallelerine giremediği ve onlar gibi başka yerlerde de, ‘sonuna kadar gidilerek’ insanların aynı akıbete uğrayacağı en yetkili ağızlardan her gün tekrar tekrar açıklanıyor. Şehirler yıkılıp insansızlaştırılırken akla ilk gelen ‘şimdi ne olacak’ sorusunun yanıtı da yavaş yavaş şekilleniyor: İhale!
Tek parti ve Millî Şef dönemine en çok kızıp, sayıp döken iktidarında Cumhuriyet’in; tek adam, tek parti, tek millet, tek din, tek bayrak… diye uzayıp giden bir dönemi yaşıyoruz devlet tarafında. Bu dönemin ‘tek… tek…’çiliği ‘tek çözüm’ü de kapsıyor ve onun karşılığı da ‘ihaleye çıkarmak’ oluyor. Nükleer santrali, Üçüncü Köprü’yü, Marmaray’ı belki yarın AKM’yi ihaleye çıkarır gibi, rahatça! Anlayışın gereği bu… Tüm sorunlar için tek çözüm ihale ama öyle Özal döneminin serbest piyasacı rüzgârının ihaleleri gibi de değil. Sadece kendisine tam biat edenlere verilecek ihaleler.
“Yeni süreçle ilgili de bölgedeki konut ihtiyacını biz karşılayacağız. Diyarbakır, Şırnak, Silopi’de rezerv konutları biz yapacağız. Ancak Sur bölgesinde hiçbir çalışmamız olmayacak. Sur’da tamamen Çevre ve Kültür Bakanlığı çalışma yapacaklar. Biz ihtiyaç duyulan konutları, Sur dışındaki konutları inşa ediyor olacağız. Silopi’de 250 konut için ihaleye çıktık. Arazimiz vardı. Diyarbakır’da konuta talep var. Sadece Sur’dan kaynaklı değil. Yıl içinde Diyarbakır’da 6-7 bin konut ihale ve inşaat etmiş olacağız” dedi, TOKİ Başkanı Mehmet Ergün Turan. ‘Yeni süreç’te yapılacakları böyle anlatıyor (Milliyet/18 Nisan 2016). Bilindiği üzere TOKİ inşaatları büyük oranda kendi yapmayıp ihale ile müteahhitlere verir. ‘Toplu Konut İdaresi’nden çok ‘Toplu Konut İhalesi’dir söz konusu olan… Ve başkanın dediğinden anlaşılan, ‘Sur dışındaki ihaleleri’ o verecek. Peki Sur? TOKİ başkanının açıklamasından dört gün sonra öğreniyoruz ki kendisinin de sözünü ettiği gibi oraya Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ‘bakacak’ ve ihalelere o çıkacak. Ama bu ihalelere de her isteyen katılamayacak. Konuyla ilgili torba yasa ile ihaleye gireceklerin seçimi bakanlığa bırakılacak (Sözcü/22 Nisan 2016)… Maksat, “ihaleye PKK karışmasın”…
‘Devlette devamlılık esastır’!
Dolayısıyla politika gayet net bir şekilde ortaya çıkıyor: TOKİ ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı el ele verip, ‘ortalıkta fazla görünenler’in ‘kamulaştırma’ adı altında el konulan arazilerine, evlerinin ve işyerlerinin yerine kendi istediği gibi ‘yeni bir şeyler’ yapacak/yaptıracak! Tankla, topla yıkılanların yerine bloklar dikilecek, sonra da… Sonrasına gitmeyelim, buraya kadar olan bölümü bile yeter! Buralarda yaşayan halka ‘kaybolup’ gitmediği için, 60-70 yıl önce olduğu gibi ve ‘devlette devamlılık’ ilkesi gereği ‘kaybol’ demektir bu. Tank gider dozer gelir, ihale biter paralar dağıtılır, halk da baksın başının çaresine: Madem oturmadı oturduğu yerde! Bunları bu kadar açık bir cüretle çıkıp söylüyor olmak ne bugünün ne yarının, ne halkçılığın ne ‘ümmetçiliğin’ herhangi bir yerlerine tıkıştırılıp geçilemedi, geçilemez.
Tîroj’un dosyası bu ‘olmaz’lığın gerekçelerini soruşturuyor.