dayanışma yordamları ya da özsaygı ve direniş:
BARIŞI MÜMKÜN KILMAK İÇİN
NEREDEN BAŞLAMALI?
DİLEK HATTATOĞLU

Bu yazı beni çok zorladı. Oysa uzun “sokağa çıkma yasakları” sonrası “bölge”ye gidip gelmiş bir kadın olarak izlenimlerimi yazmanın beni bu kadar zorlayacağını tahmin etmemiştim. Zorluk büyük ölçüde Tiroj’u tanımayışımdan kaynaklanıyor; okurları kimlerdir, ne tarz yazılar yayınlamaktadır bilmeyişimden. Bunları bilmeyince nereden başlayacağımı da bilemedim bir türlü. Sonuçta, kime konuşuyor olursam olayım ilk söylenmeye değer bulduğum lafı, Türkiye’nin batısında yaşayanlara yönelik söylemeye karar verdim.
Okuduğunuz bu yazı, izlenim ya da gözlem yazısı değil; daha çok somut olarak “bölge”ye, abluka geçirmiş kentlere yapılan ziyaretler üzerinden kim olarak gitmek, neyi görmek, nasıl görmek ve bu sırada ne olarak görülmek ve bu bakışıklılığın niteliğine –bu arada cinsiyetliliğine de- ilişkin notlarım.
Önce bir hatırlama: Edward Said, şarkiyatçılık aygıtının üç unsurundan birinin yani şarkiyatçıların sözünün diğer sözlerin önüne geçme, onları bastırma mekanizması olarak ikamet kurumundan bahseder. Gerçekten de imgesel coğrafya ve ontolojik fark temelinde kurulan şarkiyatçılığın ilk döneminde, şarkiyatçıların, “onlar” yani “doğulular” hakkındaki “bilgi”leri oraya gitmiş, orada bulunmuş, onlarla yaşamış, onların dillerini öğrenmiş olmalarına dayanıyordu. Sözleri gücünü, “orada” olmuş olmaktan alıyordu. Burada es geçilen, “orada” “kim” olarak, hangi konumda bulunduğunuz ve bu bulunuşunuz nedeniyle yaşadığınız karşılaşmaların radikal bir biçimde farklılaşacağıydı. Örnekleyeyim: Said, Camus’nün “Yabancı”sının başkahramanının bunaltısının, yalnızlığının, hiçlikte yaşayışının aslında “insan”ın değil, Sömürge Cezayiri’nde Fransız sömürge görevlisi olarak bulunmanın bunaltısı ve yalnızlığı olduğunu hatırlatır. Bourdieu da sadece özel coğrafyalarda ve dönemlerde değil, herhangi bir andaki karşılaşmaların toplumsal uzama yerleştirilmeden yani arka plan tarihi göz önüne alınmadan anlaşılamayacağını belirtir; bir Cezayirli ile bir Fransız’ın karşılaşması asla soyut bir karşılaşma değildir ve somut bireylerin kişisel konumlanışları ne olursa olsun Cezayir’in Fransa’nın sömürgesi olmaktan savaş vererek çıkmış olduğu tarihin bilgisi hesaba katılmadan anlaşılamaz. Bu kişisel konumlanışları göz ardı etmeyi gerektirmez, aynı anda onlar da hesaba katılmalıdır.
Şimdi nasıl gördüğüm, nasıl görüldüğüm ile ilgili kısa notlarım:
• Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Vatandaşı olduğum devlet, Cizre’de, Sur’da, Silopi’de, İdil’de, Yüksekova’da, Silvan’da, Lice’de, Beytüşşebap’ta, Şırnak’ta, Nusaybin’de “sokağa çıkma yasağı” dediği ablukalarda katliam yaptı. Ülkenin batısındaki bizler de bu katliamların seyircisi kılındık. Hepimizin gözleri önünde, gözlerimize baka baka tutarsız yalanlar söyleyerek, binlerce insanı –ve diğer canlıları– katletti. Önleyemedik. Elimizden hiçbir şey gelmedi. Bunun ruhlarımızda, özsaygımızda, haysiyetimizde yarattığı tahribatla yüzleşmek ve sonra da bu tahribatı onarmak zorundayız. Bununla yüzleşmeden, barışın kurulması sürecine dâhil olmak mümkün değil.
• İlk ablukadan sonra kadınlar, “dönünce batıdakilere ne söylememizi istersiniz?” soruma, bir istisnayla hep aynı cevabı vermişlerdi: “Barış istiyoruz. Askeri de, polisi de, gerillası da sivili de ölmesin istiyoruz.” Kürtçesini söylüyorlardı, ama aştî değil barış kelimesiyle. Ve büyük bir incelikle, gerillayı ve sivili söylemeden önce askeri, polisi anıyorlardı. Uzun ablukalardan sonra ise kurulan cümleler farklılaşmış. Artık, “bu yaşananların hesabının verilmesini” istiyorlar. “Hâlâ” barış istiyorlar, ama bu “batıdakiler”le barışın mümkün olmadığını düşünüyorlar ve bunu da ellerinden geldiğince nezaketle ama açıkça dile getirdiler: “batıdakilere ben artık güvenmiyorum”, “batıdakiler korkak hocam, umursamıyorlar bizi”.
• Fotoğraflamak istediğim anların fotoğrafı yok. Çektiklerim ve söyledikleri geridekilere zarar getirmeyecek olanlardı. Ama o anlar, kalbimde çakılı. Mesela, Sur’daki “yasak” daha yeniyken, “içerde” insanlar varken, henüz hayattalarken, Diyarbakır’da yapılan eylemlerde gördüğüm simitçi çocuklar. Enselerinde bandana gibi, yumuşak kumaştan uyduruk bir şeyler vardı; polis özellikle nişan alarak ateş ediyor ya, buna karşı enselerini, omurilik soğanını korumak için takmışlar. “Fotoğrafınızı çekebilir miyim?” diye sorduğumda, öyle bir kalender, öyle bir boşvermişlik mi desem, umarsızlık mı desem ama tam da değil, öyle birçok yaşamışlık görmüşlükle, öyle bir olgunlukla “çek abla çek, bir şey olmaz” dediler ki! Çekmedim. Boyunlarına taktıkları şey, onları plastik mermilerden korumazdı, ama bana hatırlattığı, çocuklarımızı koruyamadığımız. Bıraktım yarını, iyi bir gelecek vermeyi, bugünü sağ çıkarmalarını sağlamaktan aciz olmak.
• Silopi’de, Cizre’de, Yüksekova’da, Sur’da çocuklarla konuştuğumuzda, nasıl oluyorsa TEOG sorarken buluyoruz kendimizi. “Okula gidiyor musun?” “Derslerin nasıl?” derken. Şahsen ben kendimi bu berbat pozisyona soktum defalarca; be kadın, günler, aylar süren yasaktan yeni çıkmış bir şehirdeki çocuğun dersleri nasıl olabilir, TEOG nasıl geçmiş olabilir? Ama asıl ağırı, o çocukların bana cevap verişlerindeki onur: Sabırla, tane tane anlatıyorlar, yasak varken nasıl okula gidemediklerini, TEOG için ya da üniversite sınavı için devletin yaptığı –güya– yetiştirme/tamamlama programlarının nasıl yetersiz olduğunu.
• İlk dokuz günlük ablukadan sonraki Cizre ile ikinci seksen günlük ablukadan çıkmış Cizre farklı. Kısa yasaklardan sonra gençler, “neden şimdi geldiniz?” “neden yasak sırasında gelmediniz?” diye soruyorlardı. Uzun yasaklardan sonra soru soracak genç kalmamıştı, çocuklar ise bu geç gelmiş olanlara değil soru sormak bakmıyorlardı bile. Ya da şöyle: Yokmuşum gibi bakıyorlardı. Ve cevap vermeye gönül indirmeden çekip gidiyorlardı, omuzlarını bile silkmeden. Kadınlar konuşmak istiyordu ama. Anlatmak istiyordu. Çok öfkeliydiler. Çeviri gerekiyordu çünkü ben Kürtçe bilmiyordum, çocuklar çeviri yapmıyordu. Yine de konuşuyorlardı. Bir şekilde anlaşmanın yolunu buluyorduk, dokunarak, sarılarak, işaretle. Neye dikkat ettiğime dikkat ediyorlardı ve öyle sarılıyorlardı.
• Cizre’de 80 günlük yasağın 25-30. günü civarında epey bir insan “çıkmış”. Ya şehrin hemen dışına veya diğer mahallelerine ya da çevre illerdeki akrabalarına gitmişler. Yasak biter bitmez de geri dönmüşler. Dışarıdan gelen ziyaretçilere, ilk iş neden gitmek zorunda kaldıklarını anlatıyorlar. Bu diğer yerler için de geçerli. Ama sorumluluktan kurtulmak üzere değil, anlatıları kendilerini aklamak üzere değil, yine katledilenler için sorumluluk, vicdan azabı duyuyorlar. Kadını, erkeği, genci, yaşlısı; anlatışlarındaki, açıklamalarındaki vakara hayran kaldım.
• İki tehdit çok etkili olmuş: “Kimyasal silah kullanacağız” ve “aşk bodrumda yaşanıyor güzelim” yani tecavüz. Tıpkı Ali İsmail Korkmaz’ın annesinin “keşke vursalardı, böyle döve döve öldürmeselerdi, çocuğum çok acı çekmiş” demesi gibi, iki çocuğu bodrumlarda katledilmiş bir anne de Ekin Wan’ın cenazesinin soyulup çırıl çıplak kent meydanında teşhir edilmesinden ötürü kızına “bunların eline sağ geçmeyin” dediğini anlatıyor. Polis araçlarından şehirde kimyasal silah kullanılacak anonsu yapılınca en azından çocuklarını korumak için çıkanlar olmuş.
• Yabancıyla konuşuyorlar. Mevsimlik tarım işçisi kadın, “artık Karadeniz’e gitmiyoruz” diye kuruyor cümlesini. “Neden?” “Belki duymuşsun, iki yıl önce bize saldırdılar. Ondan beri fındık toplamaya gitmiyoruz.”
Daha ağır örnekleri de var. Sur’da, henüz içerde canlı insan varken, umut da varken, Dicle Fırat Kültür Merkezi’nde barış nöbeti devam ederken, bir kadın arkadaş, biz İstanbul’dan gelmiş ve geri dönecek olan BİKG’li kadınlarla vedalaşırken diyor ki: “Sizi ağırlayamadık. İyi günlerde gelin de gezdirelim sizi.” Biz, “tabii iyi günler görelim ama biz gene geleceğiz çok yakında.” deyince, “sizin iyi gün dostu olmadığınızı biliyorum. Onu demek istemedim.” diye sarılışı. Eğer “gezmeye gelelim” deseydik o yabancılık mesafesinde kalacaktık. Yine, abluka kentlerinin hemen hepsinde kadınlardan duyduğum bir serzeniş var: “Gelin, tez yazarsınız, kariyer yaparsınız.” Ve cevabınıza gelen cevap: “Hep öyle yapıyorsunuz da!” Bu dil, hem nalına hem mıhına görünümüyle başlayan dil, aslında “zarf atıyor.” Eğer yutarsan, bir ucunda “misafirperver Kürt halkı”, öbür ucunda “buraya gelerek ne kadar önemli bir iş yaptım, ne kadar demokratım, ne kadar barışseverim, ne büyük iş yapıyorum…” olan çoklu oltaya takılırsın. Bu panoramik Kürdistan Hatırası önünde fotoğrafınla gönderirler seni.
• Cizre’de taziye evinin sokağında –ara sokak yani ama Cudi Mahallesi’nde, bodrumların hemen iki üç sokak ötesinde– yürürken rastladığım sokakta oynayan çocukların bana “hello” deyişleri. Bunlar erkeklerdi. Bir kız çocuk ise Türkçe olarak “hey maşallah!” dedi. Dönüp sordum: Neden? “İçimden geldi.” Oysa üzerimde şalvar, başımda yemeni vardı; otantik şeylere meraklı turist muamelesi çekti çocuklar bana. Biraz da dalga geçiyorlar, Cizre turistik bir yer olmuş! Abluka turistleri gelmiş “batıdan”!
• Bu yabancılık hissinin öteki tarafı da var. Bu suça ortak olmayacağız başlıklı Barış İçin Akademisyenler bildirisinin 2212 imzacısından üç kadın (ve iki erkek), martta, henüz içerde canlı insan bulunan son günlerde Sur’a gitmiştik, “akademik nöbet” yani orada sürmekte olan barış nöbetine katılım için. Ve çok utanmıştık Kürtçe bilmeyen –yani öğrenmemiş– insanlar olarak.
• Büyük ablukalardan sonra dil üçlenmiş. Cizre’den bir annenin sözleri: “O hendekleri PKK kazdı diyorlar. PKK kazmadı. Bizim çocuklarımız kazdı. Biz kazdık.” Bu dil, ilk dokuz günlük abluka sonrasındaki dilden radikal olarak farklı. Halk, PKK ve devlet. Artık üç taraf var. Gerçekten de PKK’ye çok kızgınlar. “Bizi devlete muhtaç etti.” Yani PKK’ye kızgın olsalar da devletin yeri bambaşka!
Zulüm hâlâ sürüyor. Hem geceleri sokağa çıkma yasakları devam ediyor, hem içerde canlı insan kalmadığı halde açılmamış şehirler var (Sur, Nusaybin, Şırnak), hem de çocuklarının cenazelerini alma, cenaze töreni yapma, istediği yere gömme hakkı tanınmıyor. Öldürülenlerin cenazeleri yakılarak ya da bombalarla patlatılarak tanınmaz hatta DNA testiyle bile saptanamaz hale getiriliyor. Üç dört kere DNA testi yaptırmak zorunda kalmış aileler var. Cenaze bulunduğunda aileye hemen haber verilmeyebiliyor; Cizre’de bir örnekte 25 Mart’ta kesinleşen DNA test sonucunun aileye bildirildiği tarih 25 Nisan. Cenazelerini almak üzere şehirler arası yolculuk yapmak zorunda kalıyorlar. Ve şehir içindeki mezarlıklara gömmek isterlerse ancak 3 kişinin katılmasına izin verildiği söylenmiş Cizre’de, ama köyde gömerlerse kalabalık tören yapılabileceği söylenmiş. Bu nedenle köye gömülmüş insanlar var.
Bir de büyük ablukadan sonra Cizre’ye çok insan gitmiş, gazeteciyim, akademisyenim diye, sonra da kendileriyle konuşanları ihbar etmişler. Cizre’de halen operasyon sürüyor. Hâlâ her gün birileri gözaltına alınıyor, bunların da bazıları tutuklanıyor.
• Devlet şimdi halkın onayını istiyor. Askerlere, polislere herhalde bir “nezaket el kitabı” dağıtmışlar, şehirlere giriş çıkışlarda ve şehrin belirli noktalarında kimlik kontrolleri yapanlar bir nazik bir nazik! Arabayı durduruyorlar, içeri giriyorlar, “iyi yolculuklar sayın yolcular!” Sonra gelsin “hanımefendi”, gitsin “beyefendi”. Oysa o asker veya polis, o yaşlı adama normalde ya “dede” ya “dayı” ya “amca” der, beyefendi demez. Yine o yaşlı kadına da “teyze”, “ana”, ama asla hanımefendi değil. Selamlarına karşılık verilmeyince de bozuluyorlar. “Selam verdik niye almıyorsunuz?” diye soruyorlar bazen. Cevap: “Selam verecek hal mi bıraktınız?”
• 15 Temmuz gecesi Cizre’deydim. Gecenin ikisinde sokağa çıkma yasağı altındaki şehirde camiden yapılan anons: “Halkımızı arabalarıyla kontrollü bir şekilde güvenlik güçlerimizin gözetiminde devletimizi desteklemeye çağırıyoruz.” Gururla söylüyorum, topu topu üç araba görebildik polis arabasının peşine takılmış. Sonra duyduk ki şehrin öte tarafında yüz kadar insan sokağa çıkmış. Bu sayı çok çok az, Hüda Par’lılar bile çıkmamış anlamına geliyor.
• Bu yaz, bir ay kadar Cizre’de kaldım, genç bir çiftin evine misafir oldum. Yemekleri kadın yapıyordu ama sofrayı kurmak, toplamak gibi işleri hep erkek üstleniyordu. Genç kadın izne ayrılıp gidip de biz bir misafir bir de erkek evsahibi kalınca anlaşıldı ki arkadaş eve hiç su istememiş, nereden istendiğini bilmiyor. Bulaşık makinesinin nasıl çalıştırıldığını bilmiyor. Ben de kadınım ama beceriksizimdir, kaldık mı elde yıkamaya. Ama mikrodalgayı biliyordu, ben onu da bulamamıştım yoksa. Ve kesinlikle tembellikle ilgisi yok. Asansör de bozuktu ve arkadaş dört kat merdivenden çıkardı su bidonlarını. Çünkü karısına sormaya utandı. Bu bana solcu erkekler arasında yaygın olan görünürse yapmamak, gizli kalması koşuluyla iş yapmak şeklinde özetlenebilecek tavrın asimetriği gibi geldi.
• Dokuz günlük ablukadan sonra nöbet tutan genç kızın batıya mesajı: “Direnmek, yaşamaktır.”
O çocukların hepsi, bodrumlarda öldürüldü.
• Bu yazki son gidişimde Cizre farklıydı. Bodrumların olduğu bölge, dümdüz, boş bir alan halindeydi. Şehrin kalanı ise onarılmıştı; tabii çeşitli kalibrelerdeki kurşun deliklerini gözardı edersek. İnsanlar kendi imkanlarıyla, bir de Rojava Derneği’nin katkılarıyla onardılar evlerini. Ve her an yeniden bir yasağın daha ilan edilebileceğini, her an herşeyin tekrar yakılıp yıkılabileceğini düşündükleri halde, evlerini son kuruşlarıyla, borç harç onardılar. Bu belirsizlik içindeki kararlılık, sükûnet muhteşem. Hayatı yeniden ve aynı yerde kuruyorlar, istimlak söylentilerine rağmen.
• Hiçkimse iyi değil. Daha hiçkimse konuşamıyor. Daha değil. Daha zamanı değil. Biraz konuşmaya başladıklarında devam edilemiyor. Daha yas tutulamadı. Hayata devam ediyorlar ama inattan. Evlerini onarmaları, çocukları okula götürmeleri, iş başvuruları yapmaları, evi çekip çevirmeleri… hepsi hepsi inattan. Hiçkimse kimseye “nasılsın?” diye sormuyor. Küfür sayılır bu soru. Zaten iki yıldır Kobanê’den beri, düğün yapılmıyordu.
• Galatasaray’daki “Cumartesi Anneleri” eyleminin başlangıç yıllarında bir dönem umutsuzlaşmıştım ben, hep aynı yüzler, hep aynı üç beş kişiydi. Eyleme gidişlerimi tavsattım. Artık ancak denk gelirse gidiyordum. Gittiğim günlerden birinde Hasan Ocak’ın babası olan amca konuştu. Dedi ki, “iyi ki varsınız. Oğlumu kaybettim ama sizler varsınız. Hepiniz benim kızlarım, oğullarımsınız. Bizi yalnız bırakmadınız, geldiniz.” Ben o gün çok utandım, yanlış bir şeyi esas aldığım için. O amca öleli çok oldu, ama dersi bendedir. Yüzümü döneceğim yer, çoğunluk olan değil, çoğunluk da olsa azınlık da olsa direnenlerdir. Esas olan onların nasıl hissettiği, nasıl güçleneceğidir. Ya da “biz, değerliyiz.”
Hayatı boyunca “batıda” yaşamış bir kadın olarak benim hissiyatım böyle. Ben, aslında biz, bölge halkından, onların direnişinden, mücadelesinden güç alıyoruz. Biraz soluk alabiliyorsak, bunu onlara borçluyuz. Mesela 2015 Eylül’ünde gittiğimizde benimle Erdoğan’a haber gönderen Silopili teyzeye: “Söyle o Erdoğan’a, bizi öldürse de ezse de yok etse de oyumu gene HDP’ye vereceğim. Değiştirmeyeceğim.” demişti. 1 Kasım seçim sonuçları da bölgedekilerin oylarını değiştirmediklerini gösterdi. Ama biz, “batıda” yapamadık ve savaşla, katliamla oy devşirebilenler kazanmış oldu.
Ziyaretlerimin bir nedeni bu: “Gücüm / gücümüz, hiçbir şeyi önlemeye yetmiyor olabilir. Ama varız. Azız, ama varız. Yalnız değilsiniz,” demek.
Katliamları seyretmiş ve elinden bir şey gelmemiş biri olarak bununla yüzleşmeyi öğrenmek, bunun verdiği hasarı onarmak ve tekrarını önlemek için, bunu yaşamış, elinden geleni yapmış ama önleyememiş olanlara gitmek. Kibirsiz gitmek. ”Sizin için ne yapabilirim?” değil. “Ne yapıyorsanız ona ben de katkı verebilir miyim, nasıl verebilirim?” diye gitmek. Ama güvenmediklerinde alınmamak, güvenebilecekleri zamanı tanımak, koşulları hazırlamak. Dayanışmayı öğrenirken özsaygısını onarmak. Biz yeterince direnemediğimiz için ölen çocuklarımızdan öğrenmek. Çocuklarımızın sözünü tutmak:
“Direnmek, yaşamaktır!”